Birey mi Toplum mu?: O Kadim Tartışma

Gündelik eylemlerimizde ne kadar özgürüz? Hayatımızı kendi kararlarımızla mı yönlendiriyoruz, yoksa görünmez toplumsal güçlerin birer kuklası mıyız? Kısacası, bizi toplum mu şekillendirir, yoksa biz mi toplumu şekillendiririz? Bu, hepimizin zaman zaman kendine sorduğu temel bir sorudur.

Sosyoloji disiplini de uzun yıllar bu sorunun yarattığı bir gerilimle yaşadı. Bir yanda bireye ve onun eylemlerine odaklanan “mikro” teoriler, diğer yanda toplumsal yapılara, kurumlara ve normlara odaklanan “makro” teoriler vardı. Bu keskin ayrım, birey ve toplum arasında adeta aşılamaz bir uçurum olduğu yanılgısını doğurdu ve teorik bir “aşırılık” durumu yarattı.

Bu yazının amacı, işte bu yapay ayrımı yerle bir eden dört büyük düşünürün ufuk açıcı fikirlerini damıtarak sunmaktır. Norbert Elias, Pierre Bourdieu, Anthony Giddens ve Jürgen Habermas, birey ile toplum arasındaki karmaşık dansa dair şaşırtıcı ve bir o kadar da aydınlatıcı bakış açıları geliştirdiler. Şimdi, bu karmaşık görünen fikirleri herkesin anlayabileceği bir dille mercek altına alalım.

Norbert Elias: Utanç Duygunuzun Gizli Tarihi

Bugün size son derece kişisel ve “doğal” gelen utanç, mahremiyet ve görgü kurallarınızın aslında yüzlerce yıllık toplumsal değişimlerin bir sonucu olduğunu hiç düşündünüz mü? Norbert Elias, “uygarlaşma süreci” adını verdiği kavramla tam da bunu anlatır. Bize en ait olduğunu düşündüğümüz hislerimizin bile toplumsal bir tarihi vardır.

Elias, bu süreci Orta Çağ Avrupa’sından çarpıcı örneklerle gözler önüne serer:

• Orta Çağ’da bir yemek masasında insanların kemiği kemirip yaladıktan sonra tekrar ortak yemek tabağına koyması normal karşılanıyordu. 13. yüzyıldan kalma bir metin, sofra adabını öğretirken şu uyarıda bulunuyordu: “Yemek yerken burnunu karıştırmak… yakışık almaz.”

    14. yüzyılda okul çocuklarına verilen tavsiyeler arasında gaz çıkarmanın adabı bile vardı. Bir metinde, “Eğer gürültüsüz bir şekilde çıkarılabiliyorsa en iyisi budur. Ama içeride tutmaktansa gürültülü bir şekilde çıkarmak daha iyidir… Patlama sesini bir öksürükle gizleyin” gibi ifadeler yer alıyordu.

• Burun silme alışkanlıkları da zamanla değişmişti. 15. yüzyılda bir metin, “Et tuttuğun elinle burnunu silme” diye uyarırken, 16. yüzyılda, “Burnunu sildikten sonra mendilini açıp içine sanki içinden inci ve yakutlar düşmüş gibi bakmak yakışık almaz” deniyordu. Zamanla bu konular hakkında konuşmak bile ayıp karşılanmaya başlandı ve Elias’ın deyişiyle “utanç sınırı” giderek ilerledi.

Peki, bu davranışlar neden değişti? Elias’a göre bunun temel nedeni, toplumdaki “figürasyonlar” ve “uzayan bağımlılık zincirleri”dir. İnsanlar birbirine daha fazla bağımlı hale geldikçe, dürtülerini daha sıkı kontrol etme ve başkalarının varlığına karşı daha hassas olma ihtiyacı duymuşlardır. Bu soyut kavramı somutlaştırmak için şu örneği düşünelim: Bağımlılık zincirleri kısa olan bir savaşçı için şiddete başvurmak görece kolayken, sarayda yaşayan ve krala ve diğer birçok soyluya bağımlı olan bir asilzade için başkalarına karşı çok daha hassas olmak ve ani dürtülerine hakim olmak bir zorunluluk haline gelmiştir.

Bu fikrin sarsıcı yanı şudur: En özel ve bedensel hislerimizin, örneğin utanç duygumuzun bile “doğal” olmadığını, aksine toplumsal ilişkiler ağının değişmesiyle ortaya çıkan tarihsel bir ürün olduğunu gösterir. Bu da bizi şu soruyu sormaya zorlar: Bugün bize son derece normal gelen hangi davranışlarımız, gelecek nesiller tarafından barbarca veya utanç verici bulunacak? Hangi “doğal” alışkanlıklarımız, aslında sadece geçici toplumsal kurgulardan ibaret?

Pierre Bourdieu: Beğenileriniz O Kadar da Masum Değil

Tıpkı Elias’ın en mahrem duygularımızın kamusal bir tarihi olduğunu göstermesi gibi, Pierre Bourdieu de en kişisel zevklerimizin aslında birer toplumsal beyan olduğunu ortaya koyar. Hangi müzikten hoşlandığınız, nasıl bir yemeği tercih ettiğiniz veya hangi filmleri “kaliteli” bulduğunuz tamamen kişisel bir seçim mi? Bourdieu’ye göre, pek sayılmaz. Bourdieu, bireysel zevklerimizin ve beğenilerimizin aslında toplumsal konumumuzun, yani ait olduğumuz sınıfın derin bir yansıması olduğunu öne sürer.

Bu fikri anlamak için Bourdieu’nün birkaç temel kavramını basit analojilerle açıklayalım:

• Alan (Field): Toplumu, farklı oyuncuların (insanların) belirli sermayelerle rekabet ettiği bir dizi oyun sahasına benzetebiliriz. Sanat alanı, siyaset alanı, ekonomi alanı gibi…

• Habitus: Bu oyun sahalarında uzun süre bulunarak edindiğimiz, içselleştirdiğimiz ve bize adeta “oyunun kurallarını” hissettiren derin alışkanlıklar ve eğilimler bütünüdür. Usta bir basketbolcunun her şutun fiziğini bilinçli olarak hesaplamaması ama sahada nasıl davranacağına dair yerleşik bir “oyun hissine” sahip olması gibi, habitus da içinde bulunduğumuz toplumsal alanlarda nasıl davranacağımıza dair yerleşik “oyun hissiyatımızdır.”

• Sermaye (Capital): Bu oyunlarda başarılı olmak için sadece ekonomik sermaye (para, mülk) yetmez. Aynı zamanda “kültürel sermaye” (eğitim seviyesi, bilgi birikimi, görgü kuralları) ve sosyal sermaye (tanıdıklar, çevre) de hayati önem taşır.

Bourdieu, insanların beğenilerini toplumsal hiyerarşideki yerlerini sağlamlaştırmak ve kendilerini başkalarından ayırmak için kullandığını söyler. Buna “ayrıcalık” (distinction) adını verir. Örneğin, klasik müzikten anladığını söylemek, sadece bir müzik zevkini değil, aynı zamanda belirli bir kültürel sermayeye sahip olunduğunu ve dolayısıyla belirli bir toplumsal konumu da ifade eder.

“Beğeni bir çöpçatandır… onun aracılığıyla bir habitus diğer habituslarla olan yakınlığını teyit eder.”

Bu fikrin rahatsız edici sonucu şudur: Bağımsız bir filmi veya butik bir birayı sevdiğimizi söylediğimizde, sadece bir tercihte bulunmuyoruz; aynı zamanda sosyal konumumuzu ilan ediyor ve incelikli ama sürekli bir güç mücadelesine katılıyoruz. Egemen sınıflar, kendi beğenilerini (örneğin sanat anlayışlarını), Bourdieu’nün “sembolik şiddet” adını verdiği bir süreçle, başta eğitim sistemi olmak üzere çeşitli kurumlar aracılığıyla tüm topluma “doğru” ve “meşru” olan olarak dayatabilirler.

Anthony Giddens: İçinde Yaşadığınız Kafesi Siz İnşa Ediyorsunuz

Elias ve Bourdieu’nün tarihsel ve toplumsal yapıların bizi nasıl şekillendirdiğini göstermesinin ardından, Anthony Giddens farklı bir soru sorar: Peki bu yapıları en başta kim inşa ediyor? Toplumsal yapılar (kurallar, normlar, kurumlar) bizi hapseden bir “demir kafes” midir, yoksa bu yapıları değiştirme gücümüz var mıdır? Bu soru, sosyolojinin en temel ikilemlerinden biridir. Anthony Giddens, “yapının ikiliği” (duality of structure) adını verdiği dahiyane bir kavramla bu ikilemi aşar.

Giddens’a göre yapı ve birey (fail/agency) aynı madalyonun iki yüzüdür. Birini diğerinden ayrı düşünemeyiz. Bu kavramı anlamanın en basit yolu dil örneğidir: Dil, uymamız gereken kuralları, bir grameri olan bir yapıdır. Bu kurallara uymadan anlamlı bir iletişim kuramayız. Ancak dili her kullandığımızda, yani her konuştuğumuzda veya yazdığımızda (bu bir eylemdir), o yapıyı yeniden üretiriz. Hatta zamanla yeni kelimeler türeterek veya eski kelimelere yeni anlamlar yükleyerek dili değiştiririz. Eylemlerimiz olmadan, dil sadece sözlüklerde duran ölü harflerden ibaret olurdu.

Giddens’ın en önemli vurgusu şudur: Yapı, her zaman hem kısıtlayıcı hem de olanak sağlayıcıdır. Örneğin, trafik kurallarını düşünün. Bu kurallar kırmızı ışıkta durmaya zorlayarak sizi kısıtlar. Ancak aynı yapı, yeşil ışıkta yüksek bir güvenlikle geçmenizi sağlar ki bu, trafik kurallarının olmadığı bir dünyada imkânsız olurdu. Her kurala uyduğumuzda bu yapıyı yeniden üretir ve meşrulaştırırız.

Bu fikrin gücü, birey ve toplumu birbirine düşman, karşıt güçler olarak görmekten vazgeçmemizi sağlamasıdır. Sabah işe gitmek, arkadaşınızla sohbet etmek veya marketten alışveriş yapmak gibi en sıradan gündelik eylemlerinizin bile, içinde yaşadığınız o devasa toplumsal dünyayı sürekli olarak yeniden inşa eden ve şekillendiren birer tuğla olduğunu gösterir.

Jürgen Habermas: “Sistem” Hayatınızı Nasıl Sömürgeleştiriyor?

Modern dünyada bazen bürokrasinin, ekonominin ve devletin kurallarının hayatımızın en insani alanlarına bile sızdığını ve bizi yabancılaştırdığını hissettiğiniz oluyor mu? Jürgen Habermas, bu hissi açıklamak için güçlü bir teori sunar.

Habermas, modern toplumu iki temel alana ayırır:

• Yaşam Dünyası (Life-world): Gündelik hayatımızdaki samimi ve insani ilişkiler alanıdır. Burası ailemizle, arkadaşlarımızla iletişim kurduğumuz, karşılıklı anlayış ve uzlaşma arayışına dayalı alandır.

• Sistem (System): Para ve güç mantığıyla işleyen soyut yapılardır. Ekonomi (para mantığı) ve devlet/bürokrasi (güç/yönetim mantığı) sistemin iki temel direğidir.

Habermas’ın ana tezi şudur: Modern dünyada “Sistem,” “Yaşam Dünyası”nı “sömürgeleştirmektedir.” Yani, para ve güç mantığı, insani ilişkilerimizin ve karşılıklı anlayış arayışımızın içine sızarak bu alanı bozmakta ve kendi mantığına göre yeniden düzenlemektedir. Örneğin, bir arkadaşlığın yerini çıkara dayalı bir “network” ilişkisinin alması veya eğitimin bir aydınlanma sürecinden ziyade bir iş bulma aracına dönüşmesi bu sömürgeleştirmenin birer örneğidir. Habermas’ın yabancılaşma ile kastettiği tam da budur: Bir zamanlar karşılıklı anlayışla (“Yaşam Dünyası”) yönetilen bir insan bağının içinin boşaltılıp stratejik faydanın soğuk mantığıyla (“Sistem”) yeniden şekillendirilmesi.

Bu sömürgeleştirme, anlamlı iletişimi zayıflatır, hayatı “parasal ve bürokratik” hale getirir ve toplumda “patolojilere” (anlam kaybı, güvensizlik) yol açar.

Bu fikrin önemi, günümüzde hissettiğimiz tüketim çılgınlığı, bürokratik anlamsızlıklar ve siyasi kurumlara duyulan güvensizlik gibi pek çok soruna güçlü bir teorik açıklama getirmesidir. Çözüm ise, yaşam dünyasını sistemin dayatmalarına karşı savunmaktan ve insani iletişimin alanını yeniden güçlendirmekten geçmektedir.

————————————————————————

Düşünmek İçin Bir Soru

Elias, Bourdieu, Giddens ve Habermas… Bu dört düşünür, birey ve toplum arasındaki ilişkiye dair bize dört farklı ama birbirini tamamlayan pencere açar. Elias, en mahrem duygularımızın bile tarihsel olduğunu gösterir. Bourdieu, zevklerimizin birer toplumsal kod olduğunu ortaya koyar. Giddens, eylemlerimizle yapıları her an yeniden yarattığımızı hatırlatır. Habermas ise insani iletişim dünyamızı, para ve güç mantığına karşı savunmamız gerektiğini söyler.

Bu fikirlerin ortak noktası, bizi “birey mi, toplum mu?” gibi basit ikiliklerden kurtarıp, gündelik eylemlerimiz ile içinde yaşadığımız dünya arasındaki karmaşık, dinamik ve karşılıklı ilişkiyi görmeye davet etmesidir.

Peki, bu fikirler ışığında size son bir soru: Yarın atacağınız hangi sıradan adımın, farkında olmadan hangi büyük toplumsal yapıyı yeniden inşa edeceğini veya değiştireceğini düşünüyorsunuz?

 

Yazar Hakkında

Sosyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdüren yazarın akademik ilgi alanları arasında; göç, kimlik inşası; entegrasyon süreçleri, ilişkisel sosyoloji ve nitel araştırma yöntemleri yer almaktadır.

DergiPark Profili için tıklayınız

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir