İş yerinde profesyonel ve ciddi, aile yemeğinde neşeli ve ilgili, arkadaşlarla dışarıdayken ise rahat ve esprili… Her gün, hatta her saat, farkında olarak ya da olmayarak farklı sosyal “yüzler” takınırız. Bu durumun sadece bir nezaket kuralı ya da yüzeysel bir uyum çabası olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak 20. yüzyılın en etkili sosyologlarından Erving Goffman’a göre bu, sosyal hayatımızın temel bir parçasıdır. Goffman, “Gündelik Yaşamda Benliğin Sunumu” adlı çığır açan eserinde, sosyal etkileşimlerimizin aslında dikkatle yönetilen bir dizi performanstan oluştuğunu öne sürer. Bu yazıda, Goffman’ın gündelik hayatımıza bakışımızı sonsuza dek değiştirecek en şaşırtıcı ve ufuk açıcı beş fikrini inceleyeceğiz.
Hayat Gerçekten de Bir Sahnedir ve Hepimiz Birer Oyuncuyuz
Goffman’ın en temel fikri, sosyal hayatı analiz etmek için kullandığı “dramaturji” metaforudur. Ona göre, sosyal etkileşimlerimiz bir tiyatro performansına benzer. İnsanlar, başkaları üzerinde belirli bir izlenim bırakmak için sürekli olarak roller oynayan aktörlerdir. Goffman, bu analizin amacının, özellikle binalar veya iş yerleri gibi fiziksel mekanlarla sınırlı sosyal yaşamı incelemek için bir “el kitabı” görevi görmek olduğunu belirtir. Goffman, bu metaforu kendi sözleriyle şöyle tanımlar: “Bu raporun, toplumsal yaşamın, özellikle bir bina veya tesisin fiziksel sınırları içinde örgütlenmiş türden toplumsal yaşamın incelenebileceği sosyolojik bir perspektifi detaylandıran bir tür el kitabı olarak hizmet etmesini amaçlıyorum. … Bu raporda kullanılan perspektif teatral performans perspektifidir; türetilen ilkeler dramaturjik olanlardır.”
Bu fikrin önemi büyüktür. Bir iş görüşmesindeki kendinden emin duruşumuzdan, ilk randevudaki dikkatle seçilmiş kelimelerimize kadar gündelik davranışlarımızın aslında dikkatle yönetilen birer “performans” olduğunu düşünmek, sosyal dünyaya bakışımızı tamamen değiştirir. Goffman’ın analizi naif değildir; gerçek bir sahnenin aksine, hayatta rol arkadaşlarımızın aynı zamanda seyircimiz olduğunun farkındadır, bu da performanslarımızı sonsuz derecede daha karmaşık ve anlık hale getirir.
Her Performansın Bir de “Sahne Arkası” Vardır
Bir tiyatro oyununda olduğu gibi, sosyal performanslarımızın da bir “sahne önü” ve bir “sahne arkası” vardır. Goffman’a göre sahne önü (front region), performansımızı sergilediğimiz, belirli standartlara ve beklentilere uyduğumuz yerdir. Sahne arkası (back region) ise karakterden çıkabildiğimiz, rahatlayabildiğimiz, pervasızca davrandığımız ve performansın sırlarının açığa çıktığı gizli alandır. Bu ayrımı en iyi anlatan örneklerden biri, yazar George Orwell’ın gözlemlediği garsondur. Garson, mutfaktan (sahne arkası) yemek salonuna (sahne önü) geçtiği anda tavrını, duruşunu ve yüz ifadesini anında değiştirir. Sahne arkasında aceleci ve sinirliyken, sahne önünde zarif ve saygılı bir hizmetkara dönüşür. Orwell bu dönüşümü güçlü bir şekilde şöyle betimler: “Sonra yemek odasına girdi ve elinde tabağıyla bir kuğu gibi zarifçe süzüldü. On saniye sonra bir müşteriye saygıyla eğiliyordu. Ve onu eğilip gülümserken, o eğitimli garsonun o müşfik gülümsemesiyle gördüğünüzde, müşterinin kendisine hizmet eden böyle bir aristokrat tarafından utandırıldığını düşünmeden edemezdiniz.” Bu fikir evrenseldir. Misafirler salondayken mutfakta yaşanan telaş, bir toplantıdan sonra ofis arkadaşlarıyla yapılan dedikodular ya da kameralar kapandığında bir politikacının değişen tavrı… Hepsi, sosyal hayatımızdaki samimiyet ve formalite arasındaki dengeyi nasıl kurduğumuzu gösteren sahne önü ve sahne arkası dinamikleridir.
Sadece Rol Yapmayız, Aynı Zamanda Kendimizi İdealleştiririz
Goffman’a göre performanslarımız genellikle gerçeğin “idealleştirilmiş” bir versiyonunu sunar. Rolümüzle çelişen veya sosyal olarak daha az kabul gören faaliyetleri, güdüleri ve gerçekleri gizler ya da önemsizleştiririz. Bu idealleştirme, çoğu zaman “kirli işleri” (dirty work) gizlemeyi içerir; yani zahmetsiz ve erdemli görünen nihai bir performans yaratmak için sahne arkasında yapılan hataları, harcanan çabayı ve gizli uzlaşmaları saklamayı gerektirir. Amacımız, toplumun bizden beklediği ideal role mümkün olduğunca yaklaşmaktır. Metinden birkaç çarpıcı örnek:
• “Gizli Tüketim”: 1950’ler Amerikası’nda bazı ev kadınları, misafirler için sehpalarının üzerine The Saturday Evening Post gibi prestijli dergileri bırakırken, yatak odalarında True Romance gibi daha az entelektüel görülen dergileri saklarlardı.
• “Olumsuz İdealleştirme”: Goffman’ın aktardığı bir araştırmaya göre, dönemin Amerikalı üniversiteli kızları, erkek arkadaşlarının yanında “erkeğin doğal üstünlüğünü” pekiştirmek için zekalarını, becerilerini veya kararlılıklarını küçümserlerdi.
• Yoksulluk Gösterisi: İnsanlar, yardım görevlileri veya sosyal hizmet uzmanları geldiğinde, daha fazla yardım alabilmek için yoksulluk durumlarını abartarak gösteren bir performans sergileyebilirlerdi.
Üniversiteli kızların erkek arkadaşlarını etkilemek için kullandıkları ilginç bir tekniğe dair şu alıntı oldukça aydınlatıcıdır: “En güzel tekniklerden biri, ara sıra uzun kelimeleri yanlış hecelemektir. Erkek arkadaşım bundan büyük bir keyif alıyor gibi görünüyor ve ‘Tatlım, kesinlikle hecelemeyi bilmiyorsun’ diye yazıyor.” Bu idealizasyon çabası, toplumun bizden beklediği rollere uyma ve sosyal kabul görme arzumuzun ne kadar derin olduğunu gösterir.
Samimiyetin Kendisi de Bir Performanstır
Goffman’ın en şaşırtıcı ve karşı-sezgisel fikirlerinden biri de budur: “Gerçek” veya “samimi” olarak gördüğümüz davranışlar bile aslında birer performanstır. Goffman’a göre “dürüst” bir performans, mutlaka daha “gerçek” olan değil, aktörün kendi rolüne tamamen ikna olduğu bir performanstır. Bu da şaşırtıcı bir sonuca yol açar: Samimi bir performans, onun deyimiyle, “sağlam dünyayla ilk başta varsayılabileceğinden daha az sıkı bir şekilde bağlantılıdır,” çünkü başarısı hâlâ nesnel gerçekliğe değil, sahnelemeye ve seyircinin kabulüne bağlıdır. Goffman, bu fikri açıklamak için filozof Jean-Paul Sartre’ın kafedeki garson gözlemini kullanır. Sartre’a göre garsonun hareketleri biraz fazla keskin, biraz fazla hızlıdır. O, sadece işini yapan biri değil, aynı zamanda “kafedeki bir garson olma” rolünü oynayan biridir. Varlığı, bir törene dönüşmüştür. Sartre, garsonu şöyle analiz eder: “O oynuyor, kendini eğlendiriyor. Ama ne oynuyor? Bunu açıklamak için uzun süre izlememize gerek yok: o bir kafede garson olmayı oynuyor. … Bu zorunluluk, tüm esnaflara dayatılandan farklı değildir. Onların durumu tamamen bir törendir. Halk onlardan bunu bir tören olarak gerçekleştirmelerini talep eder.” 
Bu fikrin önemi şudur: Belirli bir sosyal kimliğe (doktor, öğretmen, anne, sanatçı vb.) sahip olmak, sadece o kimliğin özelliklerine sahip olmak değil, aynı zamanda o kimliğe uygun davranış kalıplarını tutarlı bir şekilde “canlandırmak” ve “sergilemek” anlamına gelir. Samimiyetimiz bile, belirli bir rolün gerektirdiği samimiyet performansıdır.
Performanslarımız Genellikle Bir Takım Sporudur
Performanslarımızı genellikle bireysel eylemler olarak düşünsek de Goffman, birçok sosyal durumun aslında bir “ekip performansı” gerektirdiğini vurgular. Bir ekip, ortak bir durum tanımını ve izlenimi sürdürmek için işbirliği yapan bir grup insandır. Ekip üyelerinin, gösterinin sorunsuz devam etmesi için uyması gereken temel kurallar vardır:
• Sadakat: Ekibin sırlarını, özellikle de sahne arkası gerçeklerini, seyircilere veya dışarıdan kişilere asla ifşa etmemek.
• Dramaturjik Disiplin: Performans sırasında soğukkanlılığı korumak, repliklerini hatırlamak ve gösteriyi bozacak gafletlerden veya yanlış hareketlerden kaçınmak.
• Birleşik Cephe: Seyircinin önünde asla birbirleriyle açıkça anlaşmazlığa düşmemek. Fikir ayrılıkları sahne arkasında çözülmelidir.
Klasik bir örnek, yeni arkadaşlarına karşı “birleşik bir cephe” sunan evli bir çifttir. Goffman’ın gözlemlediği gibi, eşlerden kadın olan, kocasının iradesine ve görüşlerine, yalnızken gösterdiğinden daha saygılı bir şekilde boyun eğebilir. Kadın bu saygılı rolü üstlendiğinde, erkek de daha baskın bir rol oynayabilir. Bu işbirlikçi performans, geleneksel bir çiftin beklenen imajını sürdürür; bu, yalnız kaldıkları an gevşetebilecekleri bir imajdır.
Düşündüren Bir Kapanış
Erving Goffman’ın fikirleri, sosyal hayatımızın ne kadar incelikli bir şekilde inşa edildiğini gösteriyor. Gündelik etkileşimlerimiz; dikkatle yönetilen performanslardan, sahne önü ve arkası arasındaki keskin ayrımlardan, idealize edilmiş benlik sunumlarından ve kolektif ekip çalışmalarından oluşuyor. Goffman’ın çalışmaları, nihayetinde sosyal hayattaki temel bir gerilimi ortaya koyar: Başkaları hakkındaki gerçeği umutsuzca ararız, ancak her zaman yalnızca onların sunduğu görünümlerle etkileşime geçebiliriz. Sosyal düzen, bu durumda, bu performansları onurlandırmak için yapılmış hassas, sözsüz bir anlaşmaya dayanır. Bu, saf dürüstlükle değil, kolektif ve çoğu zaman kırılgan bir dramaturjik nezaketle ayakta duran bir dünyadır.
Yazar Hakkında

Sosyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdüren yazarın akademik ilgi alanları arasında; göç, kimlik inşası; entegrasyon süreçleri, ilişkisel sosyoloji ve nitel araştırma yöntemleri yer almaktadır.

DergiPark Profili için tıklayınız

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir