Günümüz dünyasının çelişkileri ve adaletsizlikleri karşısında, Batı düşünce geleneğinin bize sunduğu yanıtlar giderek daha yetersiz kalıyor. Kapitalizmden Marksizme kadar uzanan bu eleştirel miras, son yirmi yılda ortaya çıkan yeni mücadele biçimlerini, toplumsal aktörleri ve özgürleşme dillerini açıklamakta zorlanıyor. Bu durum, devasa bir “deneyim israfına” yol açıyor; yani, dünyanın zenginliğini ve çeşitliliğini anlamamızı sağlayacak sayısız bilgi ve yaşam biçimi, egemen düşünce kalıplarına uymadığı için göz ardı ediliyor. Portekizli sosyolog Boaventura de Sousa Santos, “Güneyin Epistemolojileri” adlı eserinde tam da bu soruna parmak basıyor. Santos’un “Güneyin Epistemolojileri” adını verdiği bu yaklaşım, basitçe “bilgi felsefesi” demek değildir. Bu, “Neyin geçerli bilgi sayıldığı, kimin bilgisinin cehalet olarak damgalandığı ve bu güç dinamiğinin küresel adaletsizliği nasıl şekillendirdiği” üzerine radikal bir sorgulamadır. Bu makale, Santos’un en kışkırtıcı beş fikrini damıtarak, alışılageldik düşünce kalıplarımızın ötesine geçmek ve dünyayı yeniden anlamlandırmak için bir davet niteliği taşıyor.
Dünyayı İkiye Bölen Görünmez “Uçurum Çizgisi”
Santos’a göre modern Batı düşüncesi, “uçurum düşüncesi” (abyssal thinking) adını verdiği bir temel üzerine kuruludur. Bu düşünce, sosyal gerçekliği görünmez ama radikal bir çizgiyle ikiye ayırır. “Çizginin bu tarafı” metropolü, modernliği ve insanlığı temsil ederken; “çizginin diğer tarafı” sömürgeyi, ilkelliği ve insan-altını temsil eder. Bu zihinsel bölünme, çizginin diğer tarafında kalan her şeyi aktif olarak “var olmayan” bir kategoriye iter. Modern bilim için bu taraf “bilgi”, diğer taraf “inanış, büyü, cehalet” olur. Modern hukuk için bu taraf “yasal”, diğer taraf ise “yasa dışı” veya hukukun tamamen yok olduğu bir alandır. Bu iki dünya tek bir madalyonun iki yüzü gibidir: “Çizginin bu tarafında” geçerli olan “düzenleme/özgürleşme” ikileminin medeniyeti, yalnızca “çizginin diğer tarafında” geçerli olan “el koyma/şiddet” ikileminin vahşeti üzerine kuruludur. Biri diğeri olmadan var olamaz. Bu ayrım, Batı’nın kendisini evrensel olarak tanımlamasının temelini oluşturur. İnsanlığın bir kısmının insan-altı olarak kodlanması, diğer kısmının kendisini “evrensel insan” olarak ilan edebilmesinin ön koşuludur. Santos’un belirttiği gibi: Modern insanlık, modern insan-altı olmadan tasavvur edilemez. İnsanlığın bir kısmının yadsınması, kendisini evrensel olarak gören diğer parçasının onaylanmasının kurban edici koşuludur. Bu, Batı’nın ilerlemesinin masum bir süreç olmadığını, aksine dünyanın büyük bir kısmının aktif olarak “insan-altı” ve “hukuk-dışı” bir alana itilmesiyle mümkün olduğunu gösterir. Bu çizgi, sadece haritalarda değil, zihinlerimizde de varlığını sürdürmektedir.
Modernliğin Yarattığı Devasa “Deneyim İsrafı”
Santos, Batı egemenliğinin sadece bir baskı sistemi olmadığını, aynı zamanda inanılmaz bir “deneyim israfı” yarattığını savunur. Bu israf, var olan ancak Batılı bilgi ve ilerleme kalıplarına uymadığı için “yok” sayılan, inanılır alternatifler olarak görülmeyen deneyimlerin aktif olarak ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşir. Santos bu sürece “yokluklar sosyolojisi” (sociology of absences) adını verir. Bu israf, bugünü daraltarak başarılır; şimdiki zaman, “artık olmayan” ile “henüz olmayan” arasındaki kısacık bir ana sıkıştırılır ve aynı anda var olan farklı deneyimlere yer bırakılmaz. Bu deneyim israfı, beş temel “tek kültür” (monoculture) mantığı aracılığıyla işler:
1. Bilimsel bilginin tek kültürü: Modern bilimi tek geçerli bilgi türü olarak kabul eder ve yerli, köylü, popüler gibi diğer tüm bilgi biçimlerini “cehalet” olarak damgalayıp yok sayar.
2. Doğrusal zamanın tek kültürü: Tarihin tek bir yönde, yani “ilerleme” yönünde aktığını varsayar. Bu çizgiye uymayan her şeyi “geri kalmış”, “ilkel” veya “modası geçmiş” olarak nitelendirir.
3. Sosyal sınıflandırmanın tek kültürü: Irk, cinsiyet, etnisite gibi farklılıkları doğal bir çeşitlilik olarak görmek yerine, hiyerarşik bir aşağılama aracına dönüştürür. Farklı olan, kaçınılmaz olarak “aşağı” olandır.
4. Küresel ölçeğin tek kültürü: “Küresel” olanı evrensel ve önemli, “yerel” olanı ise dar ve önemsiz olarak sunar. Bu mantık, yerel alternatiflerin potansiyelini ve geçerliliğini ortadan kaldırır.
5. Kapitalist üretkenliğin tek kültürü: Değeri yalnızca kâr ve GSYİH büyümesi üzerinden ölçer. Kâr getirmeyen emeği (ev işleri, topluluk dayanışması gibi) ve doğanın kendini yenileme döngülerini “verimsiz” olarak etiketleyerek görünmez kılar.
Güçlü Sorulara Verdiğimiz Zayıf Yanıtlar
Santos, çağımızın en temel sorunlarını “güçlü sorular” olarak tanımlar ve Batı merkezli eleştirel geleneğin bu sorulara yalnızca “zayıf yanıtlar” üretebildiğini iddia eder. Güçlü sorular, sadece ne yapacağımızı değil, aynı zamanda düşünce sistemimizin temel varsayımlarını da sorgulayan sorulardır. Batılı çerçeveler, bu soruların altında yatan derin çelişkileri tam olarak kavrayamaz çünkü sorunun kendisi, bizzat bu çerçevenin ürünüdür. İşte kaynak metinden birkaç örnek:
• Birinci Güçlü Soru: Eğer insanlık tek bir bütün ise, insan onuru ve sosyal adalet hakkında neden bu kadar çok farklı ve çoğu zaman birbiriyle çelişen ilke var? Batı’nın buna cevabı, kendi insan hakları anlayışını “evrensel” ilan etmek ve diğerlerini yerel “özellikler” olarak görmezden gelmektir. Bu, sorunun kendisini yok sayan zayıf bir yanıttır.
• İkinci Güçlü Soru: İlkeler ile bu ilkeler adına yapılan pratikler arasında ne kadar tutarlılık olmalıdır? Bugün insan hakları adına insan haklarının kitlesel olarak ihlal edildiğine, demokrasi adına demokrasinin yok edildiğine tanık oluyoruz. Batı düşüncesi, bu devasa uçurumu meşrulaştıran ideolojik mekanizmalar üretmek dışında güçlü bir yanıt veremiyor.
• Dördüncü Güçlü Soru: Batı düşüncesine kök salmış olan doğanın toplumdan ayrı olduğu ve sınırsız bir kaynak olarak görüldüğü anlayışı sürdürülebilir mi? Ekvador anayasasında olduğu gibi Pachamama (toprak ana) gibi yerli anlayışlar doğaya kendi haklarını tanırken, Batı’nın sunduğu “sürdürülebilir kalkınma” gibi kavramlar zayıf yanıtlardır. Çünkü bu kavramlar, “kalkınmaya ne kadar niteleme eklenirse eklensin, sonsuz büyüme ve üretici güçlerin durdurulamaz gelişimi fikrini sağlam tutar” ve doğayı sömüren ana paradigmayı yapısal olarak sorgulamayı başaramazlar.
Aydınlar Olarak “Öncü” Değil, “Artçı” Olmak
Geleneksel aydın figürü, kitlelere yol gösteren, teoriyi üreten ve eylemin önünde yürüyen bir “öncü” (vanguard) rolü üstlenir. Bu figür, bilginin bütününü elinde tuttuğuna (metonimik akıl) ve geleceğe giden doğrusal yolu bildiğine (proleptik akıl) inanan “tembel aklın” bir cisimleşmiş halidir. Bu aydın, mücadele edenlere ne yapmaları gerektiğini söyler. Santos, bu modele karşı şaşırtıcı ve radikal bir alternatif önerir: “artçı aydın” (rearguard intellectual). Artçı aydının görevi, önden gitmek değil, geriden gelmektir. Bu yeni rol, “çizginin diğer tarafında” mücadele edenlerin deneyimlerine ve bilgisine hizmet etmeyi içerir. Görevi; geride kalanlarla ilgilenmek, onları mücadeleye geri kazandırmak ve mücadeleye ihanet edenleri tespit etmektir. Bu, bilginin ve teorinin, eylemin önünde bir rehber değil, bizzat mücadele edenlerin deneyimlerinden öğrenen ve onlara hizmet eden bir destek aracı olduğu anlamına gelir. Bu karşı-sezgisel fikir, aydının rolünü temelden değiştirir. Artçı aydın bir “vantrilok” gibidir; bu, sessizleştirilenler adına konuşmak değil, zaten konuşan ama egemen yapılar tarafından duyulmayan sesler için bir kanal sağlamaktır. Bu bir temsil eylemi değil, bir güçlendirme eylemidir. Sadece az sayıda kişinin sesi olduğu için, artçı aydınlar dediğimiz vantriloklara başvuruyoruz, çünkü onlar her zaman iyi yaptıkları şeyi yapmaya devam ediyorlar: geriye bakmak. Ama şimdi bizden yeni bir görev aldılar: geride kalanlarımızla ilgilenmek ve onları mücadeleye geri getirmek.
Bilginin Tek Kültüründen, “Bilgiler Ekolojisine”
Modern bilim, diğer tüm bilgi türlerini (yerli, popüler, sanatsal, dini vb.) geçersiz kılan bir “bilgi tek kültürü” olarak işler. Bu anlayışa göre, bilimsel olmayan her bilgi, cehalet veya batıl inançtır. Bu durum, “deneyim israfının” en temel nedenlerinden biridir. Santos, bu tek kültüre karşı “bilgiler ekolojisi” (ecology of knowledges) adını verdiği bir alternatif önerir. Bu yaklaşım, farklı bilgi türlerinin birbirini yok etmeden bir arada var olabileceği ve birbirlerinden öğrenebileceği fikrine dayanır. Bilgiler ekolojisi, bilimi reddetmez; ancak bilimi, dünyayı anlamanın tek yolu olarak görmeyi reddeder. Bu ekolojinin temel varsayımı şudur: Bütün bilgiler eksiktir ve hiçbir bilgi tek başına dünyanın tüm zenginliğini kapsayamaz. Her bilginin kendi geçerlilik ve titizlik kriterleri vardır ve bu bilgiler farklı bağlamlarda farklı amaçlara hizmet edebilir. Bu nedenle, bir bilgiyi öğrenmek, çoğu zaman başka bir bilgiyi “unutmak” veya görmezden gelmek anlamına gelebilir. Bilgiler ekolojisi, bu unutuşu sürekli sorgulamamızı ve her bilgi biçiminin sınırlarının ve olanaklarının farkında olmamızı talep eder.
Kayıp Deneyimleri Kurtarmak
Boaventura de Sousa Santos’un sunduğu bu kışkırtıcı dersler, tek bir temel mesaja işaret ediyor: Dünyadaki adalet mücadelesi, yalnızca sosyal veya ekonomik bir mücadele değildir; bu, diğer her türlü anlamlı sosyal adaletin pazarlık edilemez ön koşulu olan bir “bilişsel adalet” mücadelesidir. Bu, Batı’nın dayattığı dar düşünce kalıplarının ötesine geçerek, modernliğin yarattığı devasa “deneyim israfını” tersine çevirmeyi ve “yok” sayılan zengin bilgileri ve yaşam biçimlerini kurtarmayı gerektirir. Santos’un fikirleri, bize sadece yeni yanıtlar sunmakla kalmaz, aynı zamanda tamamen yeni sorular sormamız için de ilham verir. Belki de başlamamız gereken yer tam da burasıdır: Kendi hayatımızda veya toplumumuzda, “yok” sayılarak israf edilen hangi bilgi ve deneyimler var ve bunları nasıl yeniden gün ışığına çıkarabiliriz?
Yazar Hakkında

Sosyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdüren yazarın akademik ilgi alanları arasında; göç, kimlik inşası; entegrasyon süreçleri, ilişkisel sosyoloji ve nitel araştırma yöntemleri yer almaktadır.

DergiPark Profili için tıklayınız

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir