Günümüzü Anlamak İçin Geçmişe Bakmak
İçinde bulunduğumuz küresel ortam, birçoğumuza kafa karıştırıcı gelebilir. Finansal piyasalardaki ani dalgalanmalar, ekonomik güç merkezlerinin Batı’dan Doğu’ya kayması ve artan siyasi istikrarsızlıklar, olayların kontrol dışı bir şekilde ilerlediği hissini yaratıyor. Peki ya tüm bu kaos, aslında yeni bir şey değil de, son 500 yılın gizli işletim sistemini oluşturan, kendini tekrar eden, öngörülebilir bir döngünün parçasıysa? Bu görünüşte karmaşık olaylar, aslında küresel sistemi şekillendiren derin ve ritmik bir desenin son halkası olabilir. Bu makalenin amacı, tarihsel sosyolog Giovanni Arrighi’nin kapitalizmin uzun tarihine ilişkin analizinden damıtılan beş şaşırtıcı ve ezber bozan dersi ortaya koymaktır. Bu dersler, günümüzü ve gelecekteki olasılıkları anlamak için bize güçlü bir mercek sunarak, içinde bulunduğumuz anı deşifre etmemizi sağlayacak.

Kapitalizm, Sandığınız Gibi “Serbest Piyasa” Değil, Onun Tam Zıttıdır
En temel yanılgılardan biri, kapitalizmi serbest rekabet ve şeffaf piyasalarla bir tutmaktır. Arrighi’nin, ünlü tarihçi Fernand Braudel’den ödünç aldığı kavramsal çerçeve, bu ikisi arasında temel bir ayrım yapar. Bu ayrıma göre “piyasa ekonomisi”, günlük hayatımızın bir parçası olan, esnafın, küçük tüccarların ve tüketicilerin alım satım yaptığı, fiyatların arz ve talebe göre şeffaf bir şekilde belirlendiği, Braudel’in deyimiyle “güneşli, aydınlık dünyadır”. Kapitalizm ise bu katmanın üzerinde işleyen, büyük oyuncuların ve yüksek finansın bulunduğu “gölgeli bir bölgedir”. Bu üst katman, sıradan piyasa kurallarının dışında hareket etme gücüne sahip aktörlerden oluşur. Yüksek finans, tekelci operasyonlar ve devletle ayrıcalıklı ilişkiler kuran büyük sermaye grupları, tüm ekonomik sektörleri uzaktan manipüle edebilirler. Braudel bu durumu şöyle özetler: Bu ikinci gölgeli bölge, pazar ekonomisinin aydınlık dünyasının üzerinde gezinen ve tabiri caizse onun üst sınırını oluşturan bölge, bana göre kapitalizmin gözde alanını temsil eder… Bu bölge olmadan kapitalizm düşünülemez: ikamet ettiği ve serpildiği yer burasıdır. (Braudel 1981: 24) Bu ayrım, kapitalizmin serbest rekabetle eş anlamlı olduğu mitini yıkar. Aksine, gerçek kapitalizmin, basit piyasanın kurallarının dışında veya üzerinde çalışmak için, genellikle devlet yardımıyla avantajlar yaratmaya dayandığını gösterir. Bu anlamda kapitalizm, piyasanın kendisi değil, onun tam zıttı, yani bir “anti-piyasadır” (contre-marché). Bu temel ayrım, sonraki derslerde göreceğimiz her şeyin anahtarıdır; zira tarihin en büyük sermaye birikimleri, piyasayı serbest bırakarak değil, onu ustaca yöneterek ve hatta ona hükmederek gerçekleşmiştir.

Finans Sektörünün Yükselişi, Bir Gücün Zirvesi Değil, “Sonbaharının” İşaretidir
Tarih, bize net bir döngüsel desen gösterir: her büyük ekonomik güç, yükseliş döneminde üretim ve ticarete odaklanır (maddi genişleme evresi). Ancak bu gücün egemenliği olgunlaştığında ve sınırlarına ulaştığında, sermaye artık mal üretmekten değil, paradan para kazanmaktan (finansal genişleme evresi) daha fazla kâr elde etmeye başlar. Fernand Braudel, bu durumu güçlü bir metaforla açıklar: Bir “finansal genişleme”, büyük bir kapitalist gelişmenin “sonbahar alametidir”. Bu, egemen bir ekonomik gücün odak noktasını somut üretimden soyut finansal işlemlere kaydırdığında, hakimiyet döneminin olgunlaştığı ve sonuna yaklaştığı anlamına gelir. Bu kendini tekrarlayan desen, son 500 yılda defalarca gözlemlenmiştir:

• 15. yüzyıldan 17. yüzyılın başlarına uzanan Ceneviz döngüsü: Cenevizli kapitalistlerin ticaretten yüksek finansa geçişi.
• 16. yüzyılın sonundan 18. yüzyılın büyük bölümüne yayılan Hollanda döngüsü: Hollandalıların ticaretten çekilip “Avrupa’nın bankacıları” haline gelmesi.
• 19. Yüzyıl Sonu İngiltere’si: Sanayi devriminin ardından İngiliz sermayesinin küresel finansa yönelmesi.
• 1970’ler Sonrası ABD: Fordizm-Keynesçilik sonrası Amerikan sermayesinin benzer bir finansal yola girmesi.

Braudel bu kilit noktayı şöyle vurgular: Bu düzeydeki her kapitalist gelişme, finansal genişleme aşamasına ulaşarak bir anlamda kendi olgunluğunu ilan etmiş gibi görünür: Bu bir sonbahar işaretidir. (Braudel 1984: 246) Bu tarihsel desen, 1970’lerden bu yana küresel ekonomide yaşanan devasa finansallaşmayı anlamak için kritik bir perspektif sunar ve ABD liderliğindeki düzenin sonbaharına girdiğinin bir işareti olabilir. Peki, bu tarihsel sonbaharların ardından ne tür yeni “ilkbaharlar” doğdu?

Kapitalizm Devletlere Rağmen Değil, Devletler Sayesinde Büyüdü
Popüler anlatı, devleti kapitalizmin ve serbest girişimin düşmanı olarak konumlandırır. Ancak tarih, tam tersi bir ilişkiye işaret ediyor: kapitalizm ve modern devletler, birbirlerini besleyen bir ittifak içinde birlikte büyüdüler. Arrighi, devletlerin genişlemek ve savaşları finanse etmek için sermayeye, kapitalistlerin ise çıkarlarını korumak için devletlere ihtiyaç duyduğunu belirtir. Ancak bu ittifakın en kritik ve eşsiz yönü, tek bir devletin varlığı değil, Avrupa’daki devletler arası rekabet sisteminin kendisiydi. Bu durumu anlamak için iki farklı güç mantığını ayırt etmek gerekir. Birincisi, gücü bir bölgenin büyüklüğü ve nüfusuyla özdeşleştiren bölgeselci mantıktır. Bu mantığın en saf örneği Ming Çini’dir. Çin, denizaşırı keşifler yapacak teknolojiye sahip olmasına rağmen, riskli ticari genişleme yerine bölgesel istikrarı önceleyerek donanmasını geri çekmiştir. Tek bir devasa imparatorluk olarak, dışarıdaki mobil sermayeyi kendine çekme gibi bir zorunluluğu yoktu. İkincisi ise gücü sermaye üzerindeki kontrolle özdeşleştiren kapitalist mantıktır. Bu mantıkta toprak, yalnızca daha fazla servet biriktirmenin bir aracıdır. Avrupa’da hiçbir bölgeselci gücün diğerlerine tamamen hakim olamaması, devletleri sürekli bir rekabete soktu. Hepsi, hareketli sermayeyi kendi tarafına çekmek için birbirleriyle yarışmak zorundaydı. Bu sıfır toplamlı oyun, sermaye sahiplerine muazzam bir pazarlık gücü verdi ve devletleri, kapitalistlerin çıkarlarını korumaya ve teşvik etmeye itti. Bu eşsiz rekabetçi Avrupa bağlamı, kapitalizmin son 500 yıldaki patlayıcı büyümesi için mükemmel bir kuluçka ortamı yarattı.

Her Yeni Dünya Gücü, İmparatorluk “İşini” Bir Üst Seviyeye Taşıyarak Yükseldi
Kapitalist dünya sistemindeki liderlik, bir gücün yerini rastgele bir başkasına bırakmasıyla el değiştirmez. Aksine, bu süreç evrimsel bir ilerleme deseni izler. Her yeni hegemon güç, bir öncekini, daha önce sistemin dışına atılan maliyetleri kendi organizasyon yapısı içine alarak (içselleştirerek) aşmıştır. Bu evrim, kapitalizmin belirsizliği ortadan kaldırma ve çevresini kontrol etme dürtüsünü yansıtır; yani 1. Derste gördüğümüz “güneşli” piyasadan, kontrollü “gölgeli” anti-piyasaya doğru atılan adımlardır. Tarihteki üç büyük hegemonya geçişi bu deseni açıkça gösterir:

1. Ceneviz’den Hollanda’ya: Koruma Maliyetleri: Cenevizli kapitalistler, ticari operasyonlarını askeri olarak korumak için İspanya gibi başka güçlere güvendiler (maliyetleri dışsallaştırdılar). Hollanda ise, Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (VOC) gibi, askeri ve ticari işlevleri tek bir yapıda birleştiren güçlü organizasyonlar yarattı. Böylece koruma maliyetlerini içselleştirerek daha verimli ve kendine yeterli hale geldiler.
2. Hollanda’dan Britanya’ya: Üretim Maliyetleri: Hollanda esas olarak ticaret ve finansa odaklanmış, üretimi büyük ölçde başkalarına bırakmıştı. Britanya ise ticari imparatorluğunu güçlü bir sanayi tabanıyla (“dünyanın atölyesi”) birleştirerek bir adım öteye geçti. Böylece üretim maliyetlerini içselleştirerek daha kapsamlı bir güç sistemi yarattı.
3. Britanya’dan ABD’ye: İşlem Maliyetleri: Britanya sistemi, piyasa tarafından koordine edilen çok sayıda küçük ve orta ölçekli firmadan oluşan “esnek” bir ağdı. Bir Britanya firmasının ayrı ayrı tedarikçiler, nakliyeciler ve distribütörlerle pazarlık yapması ve sözleşme imzalaması gerekiyordu; bunların hepsi birer “işlem maliyetiydi”. ABD ise hakimiyetini, Ford veya General Motors gibi devasa, dikey olarak bütünleşmiş şirketler yaratarak kurdu. Bu şirketler kauçuk tarlalarından çelik fabrikalarına, montaj hatlarından bayiliklere kadar her şeye sahipti. Böylece piyasa pazarlığını şirket içi yazışmalarla değiştirerek işlem maliyetlerini içselleştirdiler.

Bu desen, kapitalist gücün tarihsel olarak daha büyük, daha karmaşık ve örgütsel olarak daha yetenekli formlara doğru açık bir yörünge izlediğini göstermektedir.

Tarihte İlk Kez Askeri Güç ve Para Gücü Farklı Ellerde Toplanıyor
Önceki dört dersin ortaya koyduğu tarihsel anlatı, bizi günümüzdeki eşi benzeri görülmemiş bir duruma getiriyor: küresel gücün ikiye ayrılması. Arrighi’nin tespitine göre, bugünkü küresel güç konfigürasyonu tarihte bir ilktir. Bir yanda, Amerika Birleşik Devletleri küresel askeri güç üzerinde neredeyse tam bir tekele sahiptir. Diğer yanda ise, finansal güç ve sermaye fazlası üzerindeki kontrol, kararlı bir şekilde Doğu Asya’ya (önce Japonya, şimdi ise giderek artan bir şekilde Çin) kaymıştır. Bu ayrım, geçmişten radikal bir kopuştur. Kapitalizmin tarihi boyunca hegemon güç (ister Hollanda, ister Britanya, isterse zirvesindeki ABD olsun) her zaman hem askeri üstünlüğü hem de finansal hakimiyeti elinde tutmuştur. Güçlerinin anahtarı bu birleşimdi. Bu eşi benzeri görülmemiş ayrım, son 500 yılın tarihsel desenlerinin artık geçerli olmayabileceği anlamına geliyor ve dünyayı kritik ve öngörülemez bir yol ayrımında bırakıyor. Arrighi’nin analizi, bu durumun üç muhtemel ve birbirinden çok farklı sonuca yol açabileceğini ima ediyor:

1. ABD, askeri üstünlüğünü kullanarak finansal olarak güçlü Doğu Asya’dan “koruma bedeli” talep ettiği yeni bir küresel imparatorluk kurabilir.
2. Güç merkezleri arasındaki bu ayrım, şiddetli ve kaotik bir ara döneme yol açabilir.
3. Askeri güce dayanmayan, Doğu Asya merkezli tamamen yeni bir tür dünya piyasa toplumu ortaya çıkabilir.

Bu keskin seçenekler, içinde bulunduğumuz anın ne kadar kritik olduğunu ve geleceğin ne denli belirsiz olduğunu gözler önüne seriyor.

Tarihin Kavşağında
Gördüğümüz gibi, tarih bize kapitalizmin serbest piyasanın zıttı olduğunu, finansal genişlemelerin bir “sonbahar” işareti olduğunu, devletler arası rekabetin sistemi beslediğini, her yeni gücün maliyetleri içselleştirerek yükseldiğini ve bugün askeri ile finansal gücün tehlikeli bir şekilde ayrıştığını öğretir. Bu desenleri anlamak, zamanımızın türbülansında yolumuzu bulmak için hayati önem taşır. Eğer tarih bize finansal genişlemelerin sistemik krizlerin habercisi olduğunu öğretiyorsa, dünya düzenini yeniden şekillendirecek olan şey bir sonraki ‘imparatorluk’ mu olacak, yoksa kapitalizmin daha önce hiç görmediği tamamen yeni bir sistem mi?

Yazar Hakkında

Sosyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdüren yazarın akademik ilgi alanları arasında; göç, kimlik inşası; entegrasyon süreçleri, ilişkisel sosyoloji ve nitel araştırma yöntemleri yer almaktadır.

DergiPark Profili için tıklayınız

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir