Tarihe Bakışımızı Sarsan Bir Teori
Tarihi genellikle yükselen ve düşen imparatorlukların, savaşan ve barışan ulusların bir hikayesi olarak öğreniriz. İngiltere sanayi devrimini başlattı, İspanya Amerika’yı fethetti, Fransa devrim yaptı. Peki ya bu bakış açısı temelde yanlışsa? Ya ulusları değil de daha büyük, küresel bir sistemi merkeze almamız gerekiyorsa? Tarihsel sosyolog Immanuel Wallerstein’ın çığır açan eseri “Modern Dünya Sistemi”, tam da bu soruyu sorarak tarih anlayışımızı kökten sarsar. Wallerstein’a göre, 16. yüzyıldan itibaren dünyayı anlamanın anahtarı, tek tek ülkeler değil, onların içinde yer aldığı küresel bir ekonomik sistemdir. Bu yazıda, Wallerstein’ın tarih okumalarımızı sonsuza dek değiştiren en şaşırtıcı ve ezber bozan beş fikrini damıtacağız.

1. Kuralı Unutun: Analiz Birimi Ulus Değil, “Dünya Sistemi”dir
Wallerstein’ın en temel ve devrimci argümanı şudur: Toplumsal değişimi anlamak için doğru analiz birimi, egemen devletler veya ulusal toplumlar değil, bir bütün olarak “dünya-sistemi”dir. Bu, kapitalizmin veya modern dünyanın yükselişini tek tek İngiltere, Fransa veya Hollanda’yı inceleyerek anlayamayacağımız anlamına gelir. Çünkü bu ülkeler, münferit aktörler değil, daha büyük bir bütünün, yani Avrupa merkezli dünya-ekonomisinin birbirine bağımlı parçalarıydı. Wallerstein, bu sistemin tek bir küresel iş bölümüne sahip olduğunu ve içindeki farklı coğrafi bölgelerin bu iş bölümü içinde birbirine sıkı sıkıya bağlandığını savunur. Bu kavramı, Wallerstein, tarihçi Fernand Braudel’in ifadesinden ilhamla şöyle özetler: “…daha geniş bir kategori içinde incelenmesi gerektiği konusunda ısrar ediyordum ki ben buna dünya-sistemi adını verdim (dünya kelimesi küresel ile eşanlamlı değildi)—Fernand Braudel’in deyimiyle, dünya değil, bir dünya.” (Yani, tüm gezegeni kapsayan tek bir sistem değil, kendi içsel kuralları ve sınırları olan, kendi kendine yeterli büyük bir ekonomik alan.) Bu fikir neden bu kadar önemlidir? Çünkü bu analitik çerçeve, bir ülkenin zenginliğini veya yoksulluğunu yalnızca kendi iç dinamiklerine, kültürüne veya politikalarına bağlamak yerine, o ülkenin küresel iş bölümündeki rolüne bağlı olarak anlamamızı sağlar. Zenginlik ve yoksulluk, aynı sistemin iki yüzüdür.

2. Kapitalizmin Kirli Sırrı: Özgür Olmayan Emek Üzerine Yükseldi
Kapitalizm denince akla genellikle fabrikalarda çalışan “özgür ücretli emek” gelir. Wallerstein, bu denklemin eksik ve yanıltıcı olduğunu gösterir. Ona göre kapitalist dünya-ekonomisi, farklı bölgelerde farklı emek kontrol biçimlerini aynı anda ve bilinçli olarak kullanmıştır. Bu sistem, “özgürlüğü” ve “zorbalığı” aynı anda ve birbirini destekler şekilde barındırmıştır. Wallerstein, bu üçlü yapıyı net bir şekilde ortaya koyar:

• Merkez (Core): Kuzeybatı Avrupa gibi bölgelerde, vasıflı iş gücü gerektiren üretim süreçleri yoğunlaşmış ve artan oranda özgür ücretli emek kullanılmıştır.
• Çevre (Periphery): Doğu Avrupa ve Hispanik Amerika gibi bölgelerde ise merkezdeki sanayinin ve nüfusun ihtiyaç duyduğu ham maddeleri ve tarım ürünlerini (tahıl, şeker vb.) üretmek için “zorunlu nakit ürün emeği” dayatılmıştır. Wallerstein bu sömürü biçimini ‘ikinci serflik’ veya ‘kölelik’ gibi terimlerle anmakla yetinmez, ona “zorunlu nakit ürün emeği” adını verir. Çünkü bu, Orta Çağ’daki gibi yerel bir efendi için değil, doğrudan küresel bir pazar için yapılan, dolayısıyla kapitalist sisteme içkin bir üretim tarzıydı.
• Yarı-Çevre (Semi-periphery): İtalya ve Güney Fransa gibi eski merkezler, bu iki uç arasında bir konumda kalmıştır. Bu bölgelerde, hem ücretli emek hem de zorunlu emek unsurları barındıran ortakçılık (sharecropping) gibi melez emek biçimleri yaygınlaşmıştır.

Bu küresel iş bölümü, çevrede üretilen artık değerin (kârın) sistematik olarak merkeze akmasını sağlamıştır. Böylece merkezdeki sermaye birikimi hızlanırken, çevre bölgelerdeki yoksulluk ve bağımlılık kalıcı hale gelmiştir. Bu sömürü mekanizmasının ne kadar sistemli olduğunun kanıtı ise, sistemin işlemediği yerlerde ne olduğudur. Wallerstein, İtalya ve Flandre gibi eski ticaret merkezlerinde işçi örgütlerinin ücretleri yüksek tutmayı başardığını, bunun sonucunda da sermayenin bu bölgelerden kaçarak emeğin daha ‘ucuz’ ve örgütsüz olduğu Hollanda ve İngiltere gibi yeni merkezlere aktığını belirtir. Kısacası kapitalizm, sadece özgür emekle değil, büyük ölçüde özgür olmayan emeğin sömürüsü üzerine inşa edilmiştir.

3. Avrupa Neden Yükseldi de Çin Yükselmedi? (Cevap Sandığınız Gibi Değil)
Avrupa’nın son 500 yıldaki küresel hegemonyası, genellikle teknolojik veya kültürel bir üstünlüğün kaçınılmaz bir sonucu olarak anlatılır. Wallerstein, bu Eurosentrik (Avrupa merkezci) varsayıma meydan okur. Ona göre fark, teknoloji veya kültürde değil, siyasi yapıda yatmaktadır. 15. yüzyılda Çin, teknolojik olarak Avrupa’dan geri değildi; hatta pusula ve barut gibi alanlarda çok daha ileriydi. Amiral Cheng Ho komutasındaki devasa filoları, Portekiz gemileri okyanuslara açılmadan çok önce Hint Okyanusu’nu baştan başa katetmişti. Peki neden devamı gelmedi?
Wallerstein, iki bölge arasındaki temel farkı şöyle ortaya koyar:

• Çin: Tek bir siyasi çatı altında birleşmiş bir “dünya-imparatorluğu”ydu. İmparatorluğun önceliği, devasa bürokrasiyi ayakta tutmak, siyasi istikrarı korumak ve pirinç üretimine dayalı iç ekonomiyi yönetmekti. Pirinç tarımı, daha fazla toprak değil, daha fazla insan gücü gerektiriyordu. Bu nedenle, denizaşırı keşifler ve sömürgeler, imparatorluk için hem maliyetli hem de gereksiz bir risk olarak görüldü ve kısa süre sonra sonlandırıldı.
• Avrupa: Bir “dünya-ekonomisi”ydi; yani tek bir siyasi imparatorluk değil, birbiriyle sürekli rekabet eden çok sayıda devletten (krallıklar, şehir-devletleri) oluşuyordu. Bu amansız rekabet, devletleri sürekli olarak yeni zenginlik ve güç kaynakları aramaya itti. Ayrıca, sığır ve buğdaya dayalı Avrupa tarımı, Çin’in pirinç tarımının aksine, daha fazla toprağa ihtiyaç duyuyordu. Bu da coğrafi genişlemeyi adeta bir zorunluluk haline getirdi.

Tarihçi Pierre Chaunu’nun belirttiği gibi, motivasyon farkı her şeyden önemliydi: Her halükarda, Çin’in 15. yüzyıldaki başarısızlığı, göreceli bir araç kıtlığından çok, motivasyon eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Temel motivasyon, genellikle bilinçaltında yatan, mekân ihtiyacı olmaya devam etmektedir. Bu analiz, Avrupa’nın yükselişini kültürel veya dini ‘dehalara’ bağlayan açıklamaları bir kenara bırakır ve odağı tamamen yapısal ve ekolojik zorunluluklara kaydırır. Tarihin “kaçınılmaz” bir ilerleyişi olduğu fikrini sarsar ve yapısal koşulların, teknolojik kapasiteden daha belirleyici olabildiğini gösterir.

4. Bir Paradoks: Sınırsız Kapitalizmi Güçlü Devletler İnşa Etti
Liberal mit, kapitalizmi genellikle “devlet müdahalesi olmayan serbest piyasa” olarak tanımlar. Wallerstein, bu fikrin tarihsel bir yanılgı olduğunu savunur. Kapitalizmin beşiği olarak görülen güçlü devletler, serbest piyasanın koruyucusu değil, bizzat onun en büyük piyasa bozucu mekanizmasıydı. Merkezdeki güçlü devletler (İngiltere, Fransa, Hollanda), kendi burjuva sınıflarının çıkarlarını küresel arenada korumak ve geliştirmek için kritik bir rol oynamıştır. Bu devletler:

• Kendi pazarlarını gümrük duvarları gibi korumacı politikalarla rakip burjuvazilere karşı savundular.
• Çevre bölgeleri askeri güç kullanarak sömürüye açık hale getirdiler ve ticari anlaşmaları kendi lehlerine dayattılar.
• Vergi toplama ve bürokratik mekanizmalar aracılığıyla sermayenin kendi ülkelerinde birikmesini teşvik ettiler.
• İçeride düzeni ve mülkiyet haklarını güvence altına alarak ticareti ve üretimi güvenli kıldılar.

Peki ama sınır tanımayan bir fenomen olan kapitalizm, neden güçlü devletlerin gelişimiyle desteklensin? Wallerstein’a göre bu bir paradoks değil, sistemin temel mantığıdır: Sınır tanımayan bir fenomen olan kapitalizm neden güçlü devletlerin gelişimiyle desteklensin? Bu, tek bir cevabı olmayan bir sorudur. Ama bu bir paradoks değildir; tam tersine. Kapitalist bir dünya-ekonomisinin ayırt edici özelliği, ekonomik kararların öncelikle dünya-ekonomisi arenasına yönelik olması, siyasi kararların ise öncelikle yasal kontrole sahip daha küçük yapılara, yani dünya-ekonomisi içindeki devletlere (ulus-devletler, şehir-devletleri, imparatorluklar) yönelik olmasıdır.

5. İmparatorluğun Çöküşü, Sistemin Zaferi
16. yüzyılda Kutsal Roma İmparatoru V. Charles’ın (Şarlken) kurduğu Hapsburg İmparatorluğu, Avrupa’nın yeni oluşan dünya-ekonomisini tek bir siyasi çatı altında birleştirmeye yönelik son büyük girişimdi. Bu imparatorluğun başarısızlığı, yalnızca bir hanedanın yenilgisi değil, bir sistemin diğerine olan üstünlüğünün kanıtıydı. V. Charles’ın imparatorluğu, İspanya’dan Almanya’ya, İtalya’dan Amerika’daki sömürgelere kadar uzanan devasa bir alanı kontrol ediyordu. Ancak bu girişimin başarısız olmasının temel bir nedeni vardı: Böylesine geniş bir ekonomik alanı tek bir bürokratik ve askeri yapıyla kontrol etmenin maliyeti sürdürülemezdi. Sürekli savaşlar, isyanlar ve devasa idari masraflar, imparatorluğun hazinesini tüketti ve 1557’de iflas etmesine yol açtı. Bu çöküş, “dünya-imparatorluğu” modeline karşı “dünya-ekonomisi” modelinin zaferiydi. Bu olay, sermaye birikimi için çok merkezli, rekabetçi bir devletler sisteminin, tek merkezli, hantal bir imparatorluktan çok daha esnek, verimli ve kârlı olduğunu kanıtladı. Kapitalistler, tek bir imparatorun siyasi ve ekonomik baskısı altında olmaktansa, birden fazla devlet arasında manevra yapma ve rekabeti kendi lehlerine kullanma özgürlüğünü tercih ettiler. Wallerstein’ın vurguladığı gibi: Kapitalizm tam da dünya-ekonomisinin sınırları içinde tek bir siyasi sistem değil, çok sayıda siyasi sistem barındırdığı için gelişebilmiştir.

Hapsburg İmparatorluğu’nun başarısızlığı, Hollanda, İngiltere ve Fransa gibi daha çevik, ulusal odaklı ve ticari çıkarlara öncelik veren devletlerin önünü açarak dünya-sisteminin merkezini yeniden şekillendirdi. Böylece Hapsburgların çöküşü, dördüncü maddede incelenen paradoksun kanıtı oldu: Kapitalizm, her şeyi yutan tek bir imparatorluğun siyasi kontrolü altında değil, birbiriyle rekabet eden ve sermayenin çıkarları doğrultusunda manipüle edilebilen çok sayıda güçlü devletin varlığı sayesinde gelişebilirdi.

Geçmişten Bugüne Uzanan Bir Sistem
Wallerstein’ın bize sunduğu ders, tarihin motorunun uluslar değil, küresel bir sistem olduğudur. Bu sistem, merkezdeki “özgürlüğü” finanse etmek için çevrede “özgür olmayan” emeği acımasızca sömürmüş; tek bir dünya imparatorluğunun hantal yapısı yerine, rekabetçi devletlerin sermaye birikimini teşvik eden “korumacı” şiddeti sayesinde yükselmiş ve Avrupa’nın hegemonyasını kaçınılmaz bir kader değil, bu yapısal avantajların bir sonucu olarak ortaya koymuştur. Bu fikirler, tarihi sadece geçmişte kalmış olayların bir kaydı olarak değil, günümüzdeki küresel eşitsizlikleri, zenginlik ve yoksulluk döngülerini şekillendiren canlı ve devam eden bir süreç olarak görmemizi sağlar. Wallerstein’ın merceği, bize tarihin bugünü nasıl inşa ettiğini gösterir. Bu da bizi şu kritik soruyla baş başa bırakır: Eğer yüzlerce yıl önce kurulan bu merkez-çevre ilişkileri bugün hala dünyamızı şekillendiriyorsa, küresel adalet ve eşitlik için bu bize ne gibi sorumluluklar yüklüyor?

Yazar Hakkında

Sosyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdüren yazarın akademik ilgi alanları arasında; göç, kimlik inşası; entegrasyon süreçleri, ilişkisel sosyoloji ve nitel araştırma yöntemleri yer almaktadır.

DergiPark Profili için tıklayınız

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir