Kendimizi Anlama Sanatımız Değişiyor
Çoğumuz kendimizi belli kalıplarla düşünmeye alışkınız. Kaderimizin genlerimizde yazılı olduğu, kişiliğimizin sabit ve değişmez olduğu ya da sağlığımızın hastalık ve esenlik gibi basit ikiliklerden ibaret olduğu fikri bize tanıdık gelir. Bu varsayımlar, kim olduğumuza dair temel anlayışımızı şekillendirir. Ancak sosyolog Nikolas Rose’a göre, gözümüzün önünde sessiz bir devrim yaşanıyor. Biyoloji ve tıptaki yeni teknolojiler ve düşünce biçimleri, “hayatın kendisi” hakkındaki en temel anlayışlarımızı yeniden şekillendiriyor. Bu dönüşüm, yalnızca laboratuvarlarda veya hastanelerde değil, bizzat hayatı yönetme, tasarlama ve optimize etme yeteneğimizin yeni bir siyasi mücadele alanına dönüşmesiyle gerçekleşiyor. Rose’un “hayati siyaset” (vital politics) adını verdiği bu yeni alan, kim olduğumuz, kim olabileceğimiz ve en önemlisi kim olmamız gerektiği üzerine kurulu. Bu yazı, Rose’un analizinden yola çıkarak, bu yeni hayati siyasetin en önemli beş cephesini keşfedecek. Bu cepheler, kim olduğumuzla ilgili en yaygın varsayımlarımızı sarsan, şaşırtıcı ve ezber bozan içgörüler sunuyor. Bildiğinizi sandığınız gerçekler değişmek üzere.
“Geni Bulma Avı” Bitti, “Risk Toplumu” Başladı
Bir zamanlar popüler olan bir fikir vardı: “genetik determinizm”. Bu düşünceye göre zeka, hastalık veya belirli davranışlar gibi karmaşık özelliklerin arkasında tek bir “sorumlu gen” yatıyordu. İnsan Genomu Projesi’nin ilk vaadi de buydu: hayatın sırlarını barındıran yaklaşık 100.000 geni bir bir avlayıp ortaya çıkarmak. Ancak buradaki asıl devrim, projenin bu beklentiyi yerle bir etmesiyle başladı. İnsan Genomu Projesi, beklenen 100.000 gen yerine yalnızca 20.000 ila 25.000 arasında gen olduğunu ortaya çıkardı. Bu sayısal şok, basit bir “bunun geni şudur” mantığını paramparça etti ve bilimi karmaşıklığı kucaklamaya zorladı. Artık tek bir sorumlu gen avlamak yerine, milyonlarca küçük genetik varyasyona (SNP olarak bilinen Tek Nükleotid Polimorfizmleri) odaklanılıyor. Rose’un belirttiği gibi, tek bir “normal” insan genomu yoktur: Ancak insan genomunun dizilenmesi tek bir “normal” dizi ortaya çıkarmadı. … genomda bireylerin birbirinden tek bir baz kadar az bir farkla ayrıldığı milyonlarca bölge vardı… Bu değişimin derin bir anlamı var: Artık kaderi genlerinde yazılı olan bireyler değiliz. Bunun yerine, sürekli olarak “genetik risk altında” olan yeni bir tür insan, yani “somatik birey” ortaya çıkıyor. Bu bireyin etik görevi artık sadece “iyi” ya da “kötü” olmak değil, kendi biyolojik geleceğinin akıllı ve girişimci bir yöneticisi olmaktır. Hayat, sabit bir yazgı olmaktan çıkıp, yönetilmesi gereken bir olasılıklar ve gelecekteki ihtimaller portföyüne dönüşmüştür.
Mutluluk Hapları “Sahte” Bir Siz Yaratmaz; “Gerçek” Sizi Geri Getirmeyi Vaat Eder
Prozac gibi psikofarmasötik ilaçlar söz konusu olduğunda yaygın bir korku vardır: bu ilaçların sığ, yapay bir mutluluk ve sahte benlikler yaratan “kozmetik psikofarmakoloji” araçları olduğu düşünülür. Bu eleştiriye göre, bu haplar bizi özgünlüğümüzden uzaklaştırır. Fakat Nikolas Rose’un ortaya koyduğu rahatsız edici paradoks şudur ki, bu ilaçlar aslında çok geleneksel bir “özgünlük etiği” içinde işlemektedir. Ona göre, bu ilaçların pazarlaması ve kullanımı, yeni bir benlik yaratma iddiasında değildir. Aksine, depresyon veya anksiyete nedeniyle kaybedilmiş olan “gerçek benliği” geri getirmeyi vaat eder. Paxil’in “Merhaba ben” (Hello me) sloganı bu mantığın en çarpıcı örneğidir. Benzer şekilde, Ritalin üzerine yapılan araştırmalar, ebeveynlerin ilacın uysal bir robot yaratmak yerine, çocuklarının bastırılmış “gerçek benliğinin” ortaya çıkmasına izin verdiğini düşündüğünü gösteriyor. Bu durum, kimliğimizi yönetilebilen, optimize edilebilen ve özgün olduğunu hissettiğimiz duruma geri döndürülebilen bir “nörokimyasal benlik” olarak çerçeveliyor. Ruh halimiz ve duygularımız artık beyin kimyasının yönetilebilir bir parçasıdır.
Biyolojiniz Artık Vatandaşlığınızdır (ve Bir Sermaye Kaynağıdır)
Rose, “biyolojik vatandaşlık” adını verdiği güçlü bir kavramı ortaya atıyor. Bu, haklarımızın, kimliğimizin ve toplumdan taleplerimizin giderek artan bir şekilde genetik yapımız veya hastalıklarımız gibi biyolojik doğamıza bağlanması anlamına geliyor. Ancak bu, yalnızca devletin yukarıdan aşağıya uyguladığı bir kontrol biçimi değil. Hasta destek gruplarının aşağıdan yukarıya doğru gelişen aktivizmi de bu sürecin önemli bir parçası. Örneğin, çocuklarına PXE (Pseudoxanthoma Elasticum) teşhisi konan Terry ailesi tarafından kurulan PXE International, hastaları organize etti, araştırma için bir kan ve doku bankası oluşturdu ve PXE geninin patentinin ortak sahibi olmak için başarılı bir şekilde müzakere yürüttü. Bu tür bir aktivizm, hastaların, araştırmacıların ve biyoteknoloji şirketlerinin umutlarının kesiştiği yeni bir “umut ekonomisi” yaratıyor. Bu süreç, hayatın kendisini yeni bir sermaye biçimine, yani “biyosermaye”ye dönüştürüyor. DNA dizilimleri ve dokular artık değer biçilebilen, ticareti yapılabilen ve patentlenebilen varlıklar haline geliyor. Bu yeni aktif vatandaşlık ruhu, BBC’nin iki farklı dönemdeki program başlıkları arasındaki zıtlıkla mükemmel bir şekilde özetlenebilir. Yıllar önce yayımlanan Hayatınız Onların Ellerinde (Your Life in Their Hands) dizisi, hastaların doktorlara olan pasif bağımlılığını yansıtıyordu. Rose’a göre, günümüzün ruhunu ise şu başlık yakalıyor: Belki de, o zaman, bu yeni etiğin simgesi, 2004’te bir BBC radyo dizisinin, kendilerini belirli rahatsızlıklarla teşhis edilmiş bulanların faaliyetlerini… Hayatımız Bizim Ellerimizde (Our Lives in Our Hands) başlığıyla yayınlamasıdır.
Artık Doktorun Gözüyle Değil, “Moleküler Bir Bakışla” Görüyoruz
Michel Foucault, bir zamanlar tıbbın bütün bedene, organlara ve görünür semptomlara odaklanan “klinik bakış” kavramını tanımlamıştı. Bu, hayatı “molar” yani bütüncül bir ölçekte anlamaktı. Nikolas Rose ise bugün bu bakışın yerini yeni bir “moleküler bakış”ın aldığını savunuyor. Moleküler bakış, hayatı moleküller, DNA dizilimleri, proteinler ve enzimler düzeyinde anlamak ve bu düzeye müdahale etmek demektir. 2003’teki SARS salgını bu değişimi mükemmel bir şekilde göstermektedir. Salgına verilen halk sağlığı tepkisi gelenekseldi: karantina, seyahat kısıtlamaları. Ancak ilk bilimsel tepki tamamen molekülerdi: “Salgına neden olan virüs, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) ilk alarmından haftalar sonra genotiplendi.” Buradaki asıl devrim şudur: Bu bakış açısı, kendimize dair ontolojimizi de değiştiriyor. Eskiden genlerimizin, kişiliğimizin derinliklerinde yatan ve kaderimizi belirleyen gizli bir “hakikat” olduğunu varsayan “derinlik ontolojisi”nden uzaklaşıyoruz. Artık hayatı, devrelerden ve ağlardan oluşan “düzleştirilmiş bir dünya” olarak görüyoruz. Bu yeni dünyada genlerimiz, değiştirilemez bir kaderden ziyade, müdahale edilebilir, karmaşık bir ağın yalnızca bir parçasıdır. Bu fikir, birinci maddedeki risk yönetimi mantığıyla doğrudan bağlantılıdır. Hastalık, düzeltilmeyi bekleyen bir moleküler hataya dönüşüyor.
Tıpta “Irk” Kavramı Geri Döndü, Ama Düşündüğünüz Gibi Değil
“Bilimsel ırkçılık” ve öjeninin karanlık tarihi göz önüne alındığında, ırkın biyolojik bir temeli olmadığı ve sosyal bir inşa olduğu fikri sosyolojide geniş kabul görür. Bu nedenle, Rose’un genomik tıpta ırksal kategorilerin yeniden ortaya çıktığına dair provokatif argümanı ilk başta endişe verici gelebilir. Ancak Rose, bunun eski ırkçı bilime basit bir geri dönüş olmadığını savunuyor. Yeni mantık şuna dayanıyor: Popülasyon genetikçileri, farklı popülasyon gruplarında farklı sıklıklarda ortaya çıkan, tıbbi olarak anlamlı genomik varyasyonlar olduğunu iddia ediyorlar. Bu bilgi, tedavileri hedeflemek ve gerçek dünyadaki sağlık eşitsizliklerini gidermek için kullanılıyor. Örneğin, kalp yetmezliği ilacı BiDil, özellikle Afrikalı-Amerikalı hastalar için onaylanmıştır. Bu durum derin bir ikilem yaratıyor. Rose’a göre genetikçiler bile ırkın genetik farklılık için “zayıf bir vekil” (a weak surrogate) olduğunu kabul ediyor. Ancak asıl önemli olan, bu kategorilerin zayıf bir vekil olmalarına rağmen tıbbi araştırmalarda ve tedavilerde kullanılmasının yarattığı sonuçtur. Bu “döngüsel etki”, ırk gibi sosyal olarak inşa edilmiş kategorileri pratikte gerçek ve sonuçları olan “biyososyal topluluklar” haline getiriyor. Mesele ırkçılığı yeniden canlandırmak değil; genomik çağda insan farklılıklarını yönetmenin karmaşık ve rahatsız edici yollarıyla yüzleşmektir.
“Hayatın Kendisini” Yeniden Şekillendirirken
Bu beş değişim –determinizmden riske, sahte benliklerden özgün benliklere, pasif hastalardan biyolojik vatandaşlara, klinikten moleküle ve ırkın beklenmedik geri dönüşüne– birbirinden kopuk olgular değil. Bunlar, Rose’un “hayati siyaset” olarak adlandırdığı yeni bir gerçekliğin birbiriyle bağlantılı yüzleridir. Artık “somatik birey” (1), biyolojik risklerini yönetirken, otantikliğini yeniden kazanmak için “nörokimyasal benliğin” (2) araçlarını kullanıyor. Bu birey, hak talep etmek ve kaynaklara erişmek için aktif bir “biyolojik vatandaşa” (3) dönüşüyor; “moleküler bakış” (4) ile anlaşılıp yönetiliyor ve bu süreçte tıbbın yeniden canlandırdığı ırksal kategorilerle (5) boğuşmak zorunda kalıyor. Bunlar, modern bireyin bu yeni siyasi manzarada oynamak zorunda olduğu farklı rollerdir. Bu durum bizi temel bir soruyla baş başa bırakıyor: “‘Hayatın kendisini’ tasarlama yeteneğimiz arttıkça, ne tür insanlar olmamız gerektiğine kim karar verecek?” Bu, sadece bilim insanlarının veya politikacıların değil, hepimizin cevaplaması gereken bir sorudur.
Yazar Hakkında
Sosyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdüren yazarın akademik ilgi alanları arasında; göç, kimlik inşası; entegrasyon süreçleri, ilişkisel sosyoloji ve nitel araştırma yöntemleri yer almaktadır.


Bir yanıt yazın