Gördüklerinizin Ötesindeki Makine
Gündelik hayatın akışı içinde çoğumuz kendimizi rasyonel, bilinçli ve ideolojilerden arınmış bireyler olarak görürüz. Kararlarımızın arkasında sağlam mantık yattığına, inançlarımızın kişisel deneyimlerimizin bir ürünü olduğuna ve en önemlisi, sisteme karşı alaycı bir mesafe koyduğumuzda onun dışında kalabildiğimize inanırız. Žižek, bu rahatlatıcı tabloyu dinamitleyen düşünürdür. Bize fısıldar ki: En rasyonel anlarınızda bile bir senaryonun kuklasısınız. En alaycı kahkahanız, efendinizin duymak istediği müzikten başka bir şey değil. Žižek’e göre, farkında olmadan hepimiz belirli bir senaryoyu oynarız ve gerçekliğin kendisi, bu senaryonun sahnesinden başka bir şey değildir. Bu yazı, Žižek’in en şaşırtıcı ve karşı-sezgisel beş fikrini damıtarak, gündelik gerçekliğimizin ardındaki o gizli mekanizmaları keşfe çıkıyor.
İdeoloji Yanlış Bir Fikir Değil, Yaşadığınız Gerçekliğin Ta Kendisidir
İdeoloji kelimesini duyduğumuzda aklımıza genellikle siyasi propaganda, bilinçli olarak dayatılan yanlış fikirler veya bir siyasi partinin programı gelir. Žižek içinse ideoloji, bundan çok daha derin ve sinsidir. O, sadece bir “yanlış bilinç” değil, sosyal gerçekliğin kendisini yapılandıran görünmez bir çerçevedir. Bireyler, eylemlerinin altında yatan ideolojik mantığı bilmeseler bile, bu yapıyı her gün yeniden üretirler. Mesele, insanların ne düşündüğünden çok, ne yaptıklarıdır. Žižek’e göre ideolojik bir toplumsal düzen, varlığını sürdürebilmek için katılımcılarının onun gerçek işleyişini bilmemesini zorunlu kılar. Mesele bizim tembelliğimiz değil, sistemin kendi kendini yeniden üretebilmesi için bizim cehaletimize yapısal olarak ihtiyaç duymasıdır. O, ideolojinin gerçekliği bozan bir gözlük olmadığını, bizzat baktığımız gerçekliğin dokusuna işlenmiş olduğunu savunur. Yani, ideolojiyi fark ettiğimizde ondan kurtulmuş olmayız; çünkü o, içinde hareket ettiğimiz, nefes aldığımız sosyal uzamın ta kendisidir. “İdeoloji basitçe bir ‘yanlış bilinç’, gerçekliğin yanıltıcı bir temsili değildir; daha ziyade, zaten ‘ideolojik’ olarak kavranması gereken bu gerçekliğin kendisidir… ‘İdeolojik’ olan, bir (toplumsal) varlığın ‘yanlış bilinci’ değil, yanlış bilinç tarafından desteklendiği sürece bu varlığın kendisidir.”
İnanmak İçin Önce Yapmalısın: Pascal’ın Bahsi ve Ritüelin Gücü
İnancın, rasyonel kanıtları değerlendirip mantıksal bir sonuca vardıktan sonra ortaya çıktığını düşünürüz. Žižek, bu sıralamayı tersine çevirir. Ona göre inanç, eylemden ve ritüelden sonra gelir. Bu fikri açıklamak için filozof Blaise Pascal’ın ünlü “bahis” argümanını kullanır. Pascal, Tanrı’nın varlığına inanmakta zorlanan birine şöyle bir tavsiye verir: Kanıt aramakla vakit kaybetme. Bunun yerine, zaten inanıyormuş gibi davran. Ayinlere katıl, kutsal sudan al, dua et. Bu anlamsız görünen ritüelleri tekrar ettikçe, inanç kendiliğinden ve “doğal olarak” gelecektir. Pascal’a göre bu, zihni bilinçsizce peşinden sürükleyen bir “otomatı” harekete geçirir. İnanç, rasyonel zihnin bir kararı değil, bedensel otomatizmanın kaçınılmaz bir sonucudur. Bu mekanizma sadece dinle sınırlı değildir. Žižek, aynı mantığın Komünist ideolojiye “dönüş” sürecinde de işlediğini belirtir. Yapılması gereken, bir komünist gibi davranmaktır: parti çalışmalarına katılmak, grevcilere yardım etmek… Bu eylemler, kişiyi zamanla “doğal olarak” inandırır. İnanç, zihinsel bir kabul değil, bedensel bir alışkanlıktır. “…zaten inanıyormuş gibi davrandılar, kutsal su aldılar, ayinler düzenlediler vb. Bu sizi oldukça doğal bir şekilde inandıracak ve daha uysal yapacaktır.”
Alaycılık Sizi Özgürleştirmez, İdeolojiye Daha Derin Bağlar
Eğer ideoloji, 1. bölümde gördüğümüz gibi yaşadığımız gerçekliğin kendisiyse, ona dışarıdan bakıp alay etmek nasıl mümkün olabilir? Žižek’e göre olamaz; bu, ideolojinin en ustaca tuzağıdır. Modern toplumun en yaygın tavrı alaycılıktır. Kimse artık büyük sloganlara safça inanmaz. Bu alaycı duruşun bizi ideolojiden koruduğunu düşünürüz. Žižek’e göre ise bu, ideolojinin en büyük zaferidir. Çünkü alaycılık, ideolojinin en etkili işleyiş biçimidir. İnsanlar ideolojik ilkelere inanmasalar bile, sistemin gerektirdiği eylemleri yapmaya devam ederler. Bu çelişkiyi mümkün kılan şey, ideolojik fantazidir: gerçekliğimizdeki çelişkileri (örneğin, sistemik eşitsizliğe rağmen çok çalışırsak başarılı olacağımız hikayesi) tolere etmemizi sağlayan bilinçdışı, ortak anlatı. Bir bankacı, kapitalizmle dalga geçebilir, ama ertesi gün işe gidip tam da o sistemin bir parçası olarak çalışmaya devam eder. Alaycılığı, sistemin fantazisine olan tam bağlılığını görmezden gelmesini sağlar. Bu mesafe, eylemlerimizi yapılandıran ideolojik fantaziye karşı bizi körleştirir ve aslında sisteme olan bağımızı daha da sağlamlaştırır. “Alaycı mesafe, ideolojik fantazinin yapılandırıcı gücüne karşı kendimizi kör etmenin yollarından sadece biridir: bir şeyleri ciddiye almasak bile, ironik bir mesafe koysak bile, yine de onları yapmaya devam ederiz.”
Duygularınızı Sizin Yerinize Başkaları Hisseder: Konserve Kahkaha Fenomeni
Duygularımızın en kişisel, en samimi ve en içsel deneyimlerimiz olduğunu düşünürüz. Ancak Žižek, en temel duygularımızın bile dışsallaştırılabileceğini ve başkalarına devredilebileceğini iddia eder. Bu tezi somutlaştırmak için televizyon dizilerindeki “konserve kahkaha” örneğini kullanır. Konserve kahkahanın tekinsiz işlevi sadece bizim yerimize gülmek değil, bizim adımıza toplumsal bir görevi yerine getirmektir. Belirli durumlarda kahkahanın zorunlu olduğunu ima eder ve biz hiçbir şey hissetmesek bile makine bu ritüeli bizim için icra ederek toplumsal uyumu sağlar. Bu durumun tarihsel bir paraleli vardır: Antik Yunan trajedilerindeki Koro. Koro, sahnede yaşanan acı olaylar karşısında bizim yerimize üzülür, bizim yerimize merhamet duyar. Biz seyirciler, duyguları Koro aracılığıyla deneyimleriz. Böylece en temel duygusal tepkilerimiz bile dışarıdan yönetilen toplumsal bir ritüelin parçası haline gelir.
Hakikat, Hatalardan ve Yanlış Anlaşılmalardan Doğar
Hakikate ulaşma yolunun, doğru adımları birbiri ardına atarak ilerlediğimiz doğrusal bir patika olduğunu varsayarız. Žižek, Hegelci bir perspektiften bu fikre karşı çıkar: hakikate giden yol, hatalardan, başarısızlıklardan ve yanlış anlamalardan geçer. Bu ilk hatalar, sonuca ulaşmak için kaçınılması gereken engeller değil, bizzat o sonuca ulaşmanın “pozitif koşullarıdır”. Žižek, bu tezi Jane Austen’in Gurur ve Önyargı romanı üzerinden örneklendirir. Elizabeth ve Darcy, ilk karşılaştıklarında birbirlerini tamamen yanlış anlarlar. Ancak romanın sonunda birbirlerinin gerçek doğasını keşfedip evlenirler. Buradaki kilit nokta şudur: Eğer ilk karşılaşmalarında birbirlerini doğru anlasalardı, bu mutlu son asla gerçekleşemezdi. Onları hakiki bir bağa ulaştıran şey, tam da o ilk yanlış anlama sürecini ve önyargılarını “aşma” çabalarıdır. İlk başarısızlıkları, hakikatin ortaya çıkması için zorunlu bir adımdı. Bu paradoks, Polonyalı ve Yahudi hakkındaki bir fıkrada daha da netleşir: Polonyalı, bir Yahudi’ye para karşılığında zengin olmanın sırrını öğretmesini ister. Yahudi, anlamsız ritüellerle dolu uzun bir hikâye anlatır ve her adımda daha fazla para ister. Sonunda Polonyalı öfkeyle patlar: “Ortada bir sır falan yok, sen sadece benim paramı almaya çalışıyorsun!” Yahudi’nin cevabı nettir: “İşte sır bu.” Polonyalının hatası, sırrın Yahudi’nin anlatımının sonunda geleceğini sanmasıydı. Oysa sır, anlatımın ta kendisiydi: birinin arzusunu nasıl yakalayıp ondan para sızdırılacağı. Hakikat, tam da Polonyalının kendini aldatılmış hissettiği anda, onun gözünün önünde gerçekleşmişti.
Peki, Direksiyonda Gerçekten Kim Var?
Žižek’in düşünceleri rahatsız edicidir çünkü gündelik hayatımızın en temel dayanaklarını sarsar. Bu yolculukta gördüğümüz gibi: ideoloji, içinde yaşadığımız gerçekliğin kendisidir; inanç, rasyonel bir seçimden çok bedensel ritüellerin bir sonucudur; en alaycı anlarımız bile bizi sisteme daha derinden bağlar; en kişisel duygularımız başkaları tarafından hissedilebilir ve hakikate ancak hatalar ve yanlış anlamalar yoluyla ulaşırız. Bu fikirler, bizi kendi düşünce ve eylemlerimizi sorgulamaya davet ediyor. Bizi biz yapan şeyin ne kadarının gerçekten bize ait olduğunu düşünmeye zorluyor. Bu durumda sormamız gereken soru “ben ne kadar özgürüm?” değil, belki de şudur: Direksiyonda olduğunu sandığım bu “ben” dediğim şey, makinenin kendisinin ürettiği bir hayaletten ibaret olmasın?
Yazar Hakkında

Sosyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdüren yazarın akademik ilgi alanları arasında; göç, kimlik inşası; entegrasyon süreçleri, ilişkisel sosyoloji ve nitel araştırma yöntemleri yer almaktadır.

DergiPark Profili için tıklayınız

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir