Günümüz siyasetinin karmaşık dokusuna baktığımızda, elimizdeki eski haritaların artık işe yaramadığını fark ederiz. Sağ-sol gibi klasik ayrımlar, sınıf mücadelesi gibi temel paradigmalar, günümüzün akışkan siyasi kimliklerini, beklenmedik ittifaklarını ve aniden parlayan toplumsal hareketlerini açıklamakta yetersiz kalıyor. Bir zamanlar birbirine düşman olan grupların ortak bir amaç uğruna bir araya geldiğini, bir zamanlar yekpare görünen kimliklerin ise sayısız parçaya bölündüğünü görüyoruz. Bu kafa karıştırıcı manzara karşısında, siyaseti anlamak için yeni bir gramere, yeni bir sözlüğe ihtiyacımız var. İşte bu ihtiyaca yanıt veren iki düşünür var: Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe. Onların 1985’te yayımlanan “Hegemonya ve Sosyalist Strateji” adlı başyapıtı, siyasetin temel işleyişine, kimliklerin nasıl oluştuğuna ve toplumsal değişimin nasıl mümkün olduğuna dair ezber bozan fikirler sunarak siyaset teorisinde bir devrim yarattı. Bu eser, siyasetin özünde ne olduğuna dair en temel varsayımlarımızı sorgulamamızı sağlıyor. Bu yazı, Laclau ve Mouffe’un bu karmaşık teorisinden en şaşırtıcı, en sarsıcı ve en ufuk açıcı beş temel çıkarımı damıtarak sunmayı amaçlıyor. Bu fikirler, içinde yaşadığımız dünyayı ve kendi siyasi konumumuzu daha derinlemesine anlamak için güçlü birer anahtar niteliğinde.
“Toplum” Aslında İmkânsız Bir Hedef
Gündelik dilde “toplum” kelimesini kullandığımızda, genellikle herkesin üzerinde anlaştığı temel kuralları olan, kendi içinde tutarlı, bütünlüklü ve istikrarlı bir yapı hayal ederiz. Bu yapı, altta yatan yasalarla işleyen, bir nevi tamamlanmış bir projedir. Laclau ve Mouffe, bu yaygın kanıya radikal bir şekilde meydan okur. Onlara göre “toplum” diye adlandırdığımız şey, hiçbir zaman tam olarak ulaşılamayan, sürekli inşa edilmeye çalışılan “imkânsız bir nesnedir”. Sosyal alan, doğası gereği çatışmalarla, farklı ve birbiriyle çelişen anlamlarla ve tamamlanmamışlıklarla doludur. Bu yüzden sosyal alan hiçbir zaman tam olarak “kapanamaz”, yani bütünlüklü ve istikrarlı bir yapı haline gelemez. Her zaman bir anlam fazlası, her zaman bir çatışma potansiyeli vardır. “Toplum”, bu çatışmaları evcilleştirme ve istikrarlı bir düzen kurma çabasının adıdır, ama bu çaba asla nihai başarıya ulaşamaz. Bu fikrin önemi şuradadır: Eğer mükemmel, uyumlu ve çatışmasız bir toplum hedefi imkânsızsa, o zaman siyaset, toplumsal hayatta bir anomali, bir arıza veya çözülmesi gereken geçici bir sorun değildir. Aksine, siyaset sosyal hayatın kalıcı, kurucu ve temel bir özelliğidir. Bu durum, neden her siyasi projenin eninde sonunda yeni sorunlar ve dışlanmışlıklar yarattığını ve tarihin sonunu ilan eden ütopyaların neden daima başarısızlığa mahkûm olduğunu açıklar. Eğer sosyal olan, kendini anlaşılır ve kurumsallaşmış bir toplum biçiminde sabitlemeyi başaramıyorsa, sosyal olan ancak bu imkânsız nesneyi inşa etme çabası olarak var olur.
Siyasi Kimlikler Verili Değil, İnşa Edilir
Toplumun bu imkânsız ve daima eksik doğası, siyasetin asıl işlevinin ne olduğu sorusunu gündeme getirir. Eğer siyaset, önceden var olan bir düzeni yönetmek değilse, o halde nedir? Laclau ve Mouffe’un cevabı devrimcidir: Siyaset, kimlik yaratma sanatıdır. Siyaseti genellikle, önceden var olan grupların (işçiler, burjuvazi, köylüler, orta sınıf vb.) sabit ve “nesnel” çıkarlarını temsil ettiği bir mücadele alanı olarak düşünürüz. Laclau ve Mouffe, bu görüşü tam tersine çevirir. Onlara göre siyasi kimliklerimiz doğuştan gelmez veya ekonomik konumumuz tarafından otomatik olarak belirlenmez. “İşçi sınıfının bir parçası olmak”, “çevreci olmak” veya “feminist olmak” gibi kimlikler, siyasi pratikler yoluyla inşa edilir. Bu inşa sürecine “eklemleme” (articulation) adını verirler. Eklemleme, kendi doğaları gereği belirli bir düzene girmeye önceden yazgılı olmayan farklı unsurları ortak bir söylem etrafında bir araya getirme pratiğidir. Düşünün ki, artan yakıt fiyatlarından şikayet eden kamyon şoförleri, gıda güvenliğinden endişe duyan tüketiciler ve ithal ürünlerle rekabet edemeyen çiftçiler… Tek başlarına bu gruplar farklı ve ayrıdır. Ancak bir siyasi söylem, bu üç farklı talebi “üreten Türkiye” ortak paydasında birleştirip, hepsini “küreselci politikalara” karşı bir “milli direniş” olarak “eklemlediğinde”, ortaya yepyeni ve güçlü bir kolektif kimlik çıkar. Dolayısıyla siyasetin asıl işi, “biz” ve “onlar” arasındaki sınırı çizerek yeni siyasi kimlikler yaratmaktır. Bu, bir zamanlar sadece ekonomik taleplerle anılan bir çiftçi grubunun, bugün nasıl “ulusal egemenliğin savunucusu” veya “ekolojik dengenin koruyucusu” gibi yepyeni siyasi kimliklerle sahneye çıkabildiğini açıklar.
Düşman Olmadan “Biz” Olamayız
Siyasi kimliklerin inşa edildiğini kabul ettiğimizde, bu inşanın motorunun ne olduğunu sormamız gerekir. Laclau ve Mouffe’a göre kimlikler boşlukta değil, temel bir mekanizma olan antagonizma yoluyla oluşur. Çatışma, genellikle bir arıza veya diyalog yoluyla çözülmesi gereken bir sorun olarak görülür. Ancak Laclau ve Mouffe için antagonizma, basit bir çıkar çatışması değildir. Antagonizma, bir kimliğin tam olarak kendisi olmasını engelleyen bir “öteki”nin varlığıdır ve bu haliyle her türlü nesnelliğin sınırını oluşturur. Bu “öteki”nin varlığı, sadece bizim çıkarlarımızı engellemekle kalmaz, aynı zamanda bizim kimliğimizin sınırını çizer ve bizi bir grup olarak bir araya getirir. Başka bir deyişle, “biz” ancak bir “onlar”a karşı var olabiliriz. Bir grubun (“halk”, “işçi sınıfı”, “millet”) kimliği, ancak kendisini tehdit eden veya varlığını sınırlayan bir şeye karşı konumlandığında sağlamlaşır. Dolayısıyla siyasi çatışma, kimliklerin oluşabilmesi için kurucu bir rol oynar. Bu fikir, en uzlaşmacı siyasi projelerin bile neden kendi kimliğini tanımlamak için bir “öteki”ne (örneğin “aşırılık”, “popülizm”, “kutuplaşma”) ihtiyaç duyduğunu gözler önüne serer. Antagonizma olduğu sürece kendim için tam bir mevcudiyet olamam. Ama bana karşıt olan güç de böyle bir mevcudiyet değildir: onun nesnel varlığı benim yokluğumun bir simgesidir…
Tüm Mücadeleler Eşit Derecede Önemlidir
Eğer siyasetin temeli antagonizma ise, bu, toplumda potansiyel olarak çok sayıda çatışma hattı olduğu anlamına gelir. Bu durum, klasik Marksizmin tek bir “ana” çatışma olduğu fikriyle doğrudan çelişir. Klasik Marksizm, tarihin motorunun “sınıf mücadelesi” olduğunu, cinsiyet, ırk veya çevre gibi diğer tüm mücadelelerin ikincil olduğunu savunur. Laclau ve Mouffe, bu hiyerarşik anlayışı kökten reddeder. Onlara göre, kapitalist sömürüye karşı verilen mücadele, ontolojik olarak feminizmden, ırkçılık karşıtlığından veya ekoloji mücadelesinden daha “temel” veya “önemli” değildir. Bunların her biri, farklı tahakküm biçimlerine karşı verilen meşru ve özerk mücadelelerdir. Sol siyasetin amacı, bu farklı mücadeleleri sınıf mücadelesine tabi kılmak değil, aralarında bir “denklik zinciri” (chain of equivalence) kurarak onları ortak bir hegemonik projede birleştirmektir. Bu zincir içinde, her bir grubun kendine özgü talepleri, ortak bir düşmana karşı duruşlarında birbirini iptal eder ve hepsinin altında yatan ortak bir şeyi ifade etmek için kullanılır. Örneğin, bir maden projesine karşı çıkan köylülerin mücadelesi, aynı projeye çevresel nedenlerle karşı çıkan şehirli aktivistlerin mücadelesi ve bölgedeki yerli halkın kültürel hak arayışı, ortak bir “düşmana” (şirket veya devlet politikası) karşı birleştiğinde bir denklik zinciri oluşturur. Bu anda, her grubun kendi özgül talebi, diğerlerinin talepleriyle “eşit” derecede önemli hale gelir. Laclau ve Mouffe’un “radikal ve çoğulcu demokrasi” adını verdikleri projenin temeli de tam olarak budur. Anti-kapitalist mücadelenin ‘ayrıcalıklı özneleri’ dönemi kesin olarak sona ermiştir.
Fikri Geleneği Reddetmek Değil, Dönüştürmek
“Post-Marksizm” terimi, genellikle Marksizm’in modasının geçtiğini ve basitçe reddedilmesi gerektiğini ima eden bir etiket olarak anlaşılır. Bu yaygın bir yanılgıdır. Laclau ve Mouffe için post-Marksist olmak, Marksist geleneği bir kenara atmak anlamına gelmez. Aksine, bu geleneğin temel kategorilerini dönüştürmektir. Onlar bu süreci, “tortulaşma” (sedimentation) ve “yeniden etkinleştirme” (reactivation) kavramlarıyla açıklar. Zamanla işlevini yitirmiş ve adeta birer fetişe dönüşmüş “tortulaşmış” kavramlar (tarihsel zorunluluk, yekpare bir sınıf öznesi, ekonominin son kertede belirleyiciliği gibi), özgün kuruluş eylemlerini gizler. “Yeniden etkinleştirme” ise bu eylemleri tekrar görünür kılma, yani bu kavramları oluşturan olumsal siyasi sentezleri ortaya çıkarma çabasıdır. Bu, bir entelektüel gelenekten hem beslenme hem de onu aşma sürecidir. Post-Marksizm, Marksizm’in mirasını ne kutsallaştırır ne de toptan reddeder; onu günümüzün siyasi mücadeleleri için bir araç kutusuna dönüştürür. Bu yaklaşım, entelektüel ilerlemenin basit bir yıkım değil, karmaşık bir yeniden inşa süreci olduğunu gösterir.
Laclau ve Mouffe’un düşüncesinden damıttığımız bu beş fikir; toplumun imkânsızlığı, kimliklerin inşası, çatışmanın kurucu rolü, mücadeleler arası hiyerarşinin reddi ve entelektüel gelenekle kurulan dönüştürücü ilişki; bize siyaset için yeni bir gramer sunuyor. Bu gramer, siyasetin, sonucu önceden belli olan, nesnel yasalarla işleyen bir süreç değil; sonu gelmeyen, sürekli devam eden bir anlam, kimlik ve hegemonya inşa etme mücadelesi olduğunu gösterir. Bu araç seti, günümüz siyasetinin kafa karıştırıcı görünen dinamiklerini – popülizmin yükselişini, beklenmedik siyasi ittifakları, yeni toplumsal hareketlerin neden birdenbire güçlendiğini – daha derinlemesine anlamamızı sağlar. Bu düşünceler, bizi rahat ve bilindik cevaplardan uzaklaştırıp zorlu sorularla baş başa bırakır. Belki de en can alıcı soru şudur: Eğer toplum, kimliklerimiz ve siyasi sınırlar hiçbir zaman nihai olarak sabitlenemiyorsa, bu durum bugün bizim için hangi yeni eylem ve ittifak olanaklarını doğurur?
Yazar Hakkında

Sosyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdüren yazarın akademik ilgi alanları arasında; göç, kimlik inşası; entegrasyon süreçleri, ilişkisel sosyoloji ve nitel araştırma yöntemleri yer almaktadır.

DergiPark Profili için tıklayınız

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir