Alışıldık Sınırların Yıkılışı
Dünyayı anlamlandırmak için zihnimiz çoğu zaman keskin ayrımlara başvurur: insan ve makine, doğa ve kültür, gerçek ve kurgu. Bu ikilikler, düşünce biçimimizi şekillendirir ve bize güvenli bir zemin sunar gibi görünür. Ancak bu temel ayrımlara meydan okuyan, onları dinamitleyen ve entelektüel dünyada bir devrim yaratan bir düşünür var: Donna Haraway.
Haraway, bilim tarihi ve feminist teori alanlarındaki çalışmalarıyla, bu yerleşik sınırların aslında ne kadar kırılgan ve politik olduğunu gösterir. Ancak onun projesi, sadece alışıldık ikilikleri sorgulamaktan ibaret değildir. Haraway, içinde yaşadığımız karmaşık, teknolojiyle doymuş ve “çok biçimli bir enformasyon sistemine” dönüşmüş gerçeklikte bize hayati bir hayatta kalma rehberi sunar. Onun fikirleri, bu yeni dünyada yolumuzu bulmamız için gerekli araçlardır. Bu yazıda, Haraway’in alışıldık sınırları bulanıklaştıran ve kendimizi, teknolojiyi ve doğayı anlama biçimimizi kökten değiştiren en şaşırtıcı ve etkili dört fikrini keşfedeceğiz.
1.Hepimiz Zaten Siborguz: Makine ve Organizma Ayrımının Sonu
Donna Haraway’in en ünlü ve sarsıcı fikri şüphesiz “siborg” kavramıdır. Ancak aklınıza bilim kurgu filmlerindeki yarı insan, yarı robot varlıklar gelmesin. Haraway’e göre siborg, bizim şimdiki gerçeğimizdir: organizma ve makinenin bir melezi, “ihlal edilmiş sınırların, güçlü kaynaşmaların ve tehlikeli olasılıkların” somutlaşmış halidir. Yüksek teknolojiyle donatılmış bir dünyada, bu tanım aslında hepimizi kapsar. Kalp piliyle yaşayan birinden, akıllı telefonunu bedeninin bir uzantısı gibi kullanan birine kadar hepimiz, biyolojik varlığımızı teknolojik aygıtlarla birleştiren hibritleriz. Bu fikrin devrimci gücü, yalnızca “doğal” insan bedeni ile “yapay” teknoloji arasındaki o kutsal sınırı ortadan kaldırmasında yatmaz. Haraway için siborg, aynı zamanda derin bir politik ve felsefi anlama sahiptir. O, “toplumsal cinsiyet sonrası bir dünyada” var olan, Batı’nın köken mitlerine ihtiyaç duymayan bir yaratıktır. Siborg, “köken birliği adımını atlar”; Adem ile Havva’nın Cennet Bahçesi’nde başlayan o köken hikâyesine sahip değildir. Bu yüzden siborg, hem anti-hümanist hem de anti-oedipal bir figürdür; insanı merkez alan ve eril soy çizgisine dayanan anlatıları temelinden sarsar. Yirminci yüzyılın sonlarında, bizim zamanımızda, bu mitsel zamanda, hepimiz kimerayız, makine ve organizmanın teorize edilmiş ve imal edilmiş melezleriyiz; kısacası, bizler siborguz. Siborg bizim ontolojimizdir; bize politikamızı veren de odur.
2. “Tanrı’nın Gözünden” Bakmak Diye Bir Şey Yoktur: Konumlu Bilgiler Fikri
Siborg fikrinin insan/makine sınırını yıkması gibi, Haraway’in “konumlu bilgiler” (situated knowledges) teorisi de bilginin en temel sınırını, yani bilen özne ile bilinen nesne arasındaki mutlak ayrımı sorgular. Bilimsel nesnelliğin genellikle tarafsız, bedensiz ve “hiçbir yerden” bakan bir bakış açısı olduğu varsayılır. Haraway, “efendinin bakış açısını” meşrulaştıran bu iddiayı “tanrı hilesi” (god-trick) olarak adlandırır ve ona karşı çıkar. Haraway, bunun yerine sezgilere ayırı gibi görünen ama aslında çok daha sağlam bir argüman sunar: Tüm bilgi kısmi, parçalıdır ve belirli, bedensel bir perspektiften, yani “bir yerden” gelir. Argümanın en radikal yanı ise şudur: Gerçek ve daha güçlü bir nesnellik, tarafsızmış gibi davranarak değil, tam tersine kendi kısmiliğimizi kabul ederek, “kısmi bağlantılar” kurarak ve çok sayıda, genellikle de marjinalleştirilmiş, farklı bakış açısını bir araya getirerek elde edilir. Haraway’e göre bu bir göreciliğe geri çekilme değil, aksine “dünyanın daha yeterli, daha zengin, daha iyi bir hesabını sunmanın” yegâne yoludur. Bu fikir, bilgi üretimini siyasi ve etik bir eyleme dönüştürür. Bilim insanlarından ve düşünürlerden, kendi konumlarının farkında olmalarını ve bunun hesabını vermelerini talep eder. Nesnellik, her şeyin üstünde bir soyutlama değil, farklı konumların sorumlulukla bir araya getirildiği, daha kudretli bir bilme biçimidir. Daha geniş bir vizyon bulmanın tek yolu, belirli bir yerde olmaktır.
3. Doğa, Kendimiz Hakkında Anlattığımız Bir Hikayedir: Primatoloji Eleştirisi
Bu “konumlu” bakış açısının en radikal uygulamalarından biri, Haraway’in bizzat bilimin “doğayı” nasıl bir anlatı olarak kurguladığını gösterdiği primatoloji eleştirisinde ortaya çıkar. Doğaya dair bilimsel tanımların saf gerçekler olmadığını, aksine onları üreten bilim insanlarının kültürel önyargıları ve değerleriyle şekillenmiş anlatılar olduğunu iddia eder. Örneğin, primatoloji biliminin ilk dönemlerinde Robert Yerkes ve Solly Zuckerman gibi araştırmacılar, primat toplumlarını erkek egemenliği, cinsel fizyoloji ve rekabet merceğinden okudular. Onların anlattığı hikâyelerde, tıpkı içinde yaşadıkları kapitalist ataerkil toplum gibi, düzeni sağlayan şey erkekler arası hiyerarşi ve dişilerin cinsel kaynaklar için takas edildiği bir sosyal ekonomiydi. Doğa, adeta o dönemin toplumunun bir aynası olarak resmedilmişti. Buna karşılık, sonraki yıllarda Thelma Rowell ve “Washburn’ün kızları” olarak bilinen Phyllis Jay (Dolhinow) ve Sarah Blaffer Hrdy gibi kadın primatologlar, alana farklı bir “konumdan” baktılar. Dişi aktivitesine, akrabalık ilişkilerine ve sosyal iş birliğine odaklanarak aynı hayvanlar hakkında bambaşka bir “hikâye” anlattılar. Bu anlatı çatışmasının en çarpıcı örneği, langur maymunlarında görülen yavru katliamı (infanticide) tartışmasıdır. Jay/Dolhinow, bu davranışı yüksek nüfus yoğunluğunun yarattığı strese bağlı bir “sosyal patoloji” olarak yorumlarken; Hrdy, bunu bir erkeğin kendi soyunu devam ettirmek için kullandığı “uyarlanabilir bir üreme stratejisi” olarak gördü. Aynı “gerçek”, tamamen farklı bilimsel hikâyelere yerleştirilmişti. Buradan çıkarılacak temel ders şudur: “Doğa” hakkındaki bilimsel anlayışımız, üzerinde mücadele edilen, tartışmalı bir alandır. Doğa hakkında anlattığımız hikâyeler, çoğu zaman hayvanlar dünyasından çok, kendi toplumumuz hakkında daha fazla şey açığa vurur.
4. Bağışıklık Sistemi: Postmodern Benliğin Sınır Karakolu
Haraway, bağışıklık sistemini yalnızca biyolojik bir mekanizma olarak değil, aynı zamanda güçlü bir “postmodern nesne” olarak analiz eder. Ona göre, bağışıklık sistemine dair söylemler, onu yüksek teknolojili, militarize bir iletişim ağı olarak çerçeveler. Bu, biyolojinin “organizmalar” biliminden “sibernetik sistemler” ve “enformasyon” bilimine dönüşümünün bir parçasıdır. Bu söylemde bağışıklık sistemi, “kendi” (self) ile “öteki” (other) arasındaki sınırları denetleyen bir “komuta-kontrol-iletişim-istihbarat” (C3I) sistemi olarak tanımlanır. Bu metafor, bedeni yabancı işgalcilere karşı sürekli tehdit altında olan bir kale gibi resmeder. Bu anlatı, küreselleşen bir dünyada sınırlara, kimliğe ve güvenliğe dair daha geniş kültürel kaygılarımızı yansıtır. Bu metaforun gücü, bilimsel kavramlarımızın siyasi ve sosyal gerçeklerimizle ne kadar derinden iç içe geçtiğini göstermesidir. Bedenlerimiz, tanınma ve yanlış tanınma mücadelelerinin verildiği birer savaş alanına dönüşür. İşin en sarsıcı yanı ise şudur: Bireyselliğimizi tanımlayan bu sistemin iç işleyişine (T hücreleri, makrofajlar) dair biyomedikal imgelerde, “vücudumuzun bütünlüğünü ve bireyselliğini sürdürmesi gereken, insansı olmayan yabancılar görüyoruz… Sadece tehditkâr ‘ben-olmayanlar’ tarafından değil, daha temelden, kendi tuhaf parçalarımız tarafından işgal edilmiş görünüyoruz.” Postmodern bedenin tekinsiz doğası, benliğimizin bir dizi “öteki” tarafından savunulduğu bu imgede saklıdır.
Sınırların Olmadığı Bir Dünyada Düşünmek
Donna Haraway’in bu dört radikal fikrini birbirine bağlayan ortak tema, Batı düşüncesini yapılandıran katı sınırları çözme ve eritme projesidir. Siborg, konumlu bilgi, doğa-anlatısı ve bağışıklık sistemi ikonografisi; hepsi bizi insan ve makine, ben ve öteki, gerçeklik ve kurgu arasındaki keskin çizgileri sorgulamaya iter. Bu fikirler, dünyanın bir “kodlama problemine”, yani yeniden yazılabilecek bir metne dönüştüğü tek ve bütüncül bir dünya görüşü sunar. Haraway’e göre bu bulanıklaşan sınırlar bir umutsuzluk nedeni değil, aksine inşa ettiğimiz dünyalar hakkında daha yaratıcı ve sorumlu bir şekilde düşünmek için bir davettir. Eğer insan ve makine, ben ve öteki, gerçek ve kurgu arasındaki sınırlar bu kadar belirsizse, yarattığımız dünyalarda sorumluluğun sınırlarını nerede çizeceğiz?
Yazar Hakkında

Sosyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdüren yazarın akademik ilgi alanları arasında; göç, kimlik inşası; entegrasyon süreçleri, ilişkisel sosyoloji ve nitel araştırma yöntemleri yer almaktadır.

DergiPark Profili için tıklayınız

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir