Arzu Sandığınız Şey Değilse?
Yirminci yüzyılın ortalarında doğru düşünmenin belli bir yolu, entelektüel olmanın belli bir etiği vardı. Rüyalarınızın Freud’dan çok uzaklaşmasına izin vermemeli, düşüncelerinizin Marx’la haşır neşir olması beklenirdi. Arzu, bir “eksiklik” olarak anlaşılırdı: sahip olmadığımız bir şeye duyulan özlem, tamamlanmamış bir benliğin boşluğunu doldurma çabası. Psikanalizin mirası, bu anlayışı derinleştirerek arzuyu aile mahremiyetine, yani anne, baba ve çocuktan oluşan o tanıdık üçgenin içine hapsetti. Arzularımızın kökenini, çocukluk dramalarımızın gölgeli tiyatrosunda aramamızı öğretti. Sonra, 1968’in ardından gelen o kısa, tutkulu ve coşkulu yıllarda, bu entelektüel dogmaların ortasına bir bomba düştü. Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin 1972 tarihli başyapıtı “Anti-Ödipus: Kapitalizm ve Şizofreni,” felsefe tarihinin en kışkırtıcı metinlerinden biri olarak sahneye çıktı ve bu yerleşik fikirleri temelinden sarstı. Peki ya arzu bir boşluk değil de bir taşma, bir eksiklik değil de bir üretim ise? Bu karmaşık ve yoğun eser, arzunun doğasına dair radikal bir yeniden düşünme çağrısıdır. Bu yazı, “Anti-Ödipus”un labirentlerinde bir yolculuğa çıkarak, arzu hakkındaki anlayışımızı sonsuza dek değiştirebilecek en sarsıcı ve ufuk açıcı beş temel fikri damıtmayı amaçlıyor.
Arzu Bir Eksiklik Değil, Bir Fabrikadır
Deleuze ve Guattari’nin ilk ve en temel hamlesi, arzuyu bir tiyatro sahnesinden alıp bir fabrikaya yerleştirmektir. Onlara göre arzu, bir eksikliği ifade eden pasif bir özlem değildir; aksine, durmaksızın çalışan, üreten ve yeni bağlantılar kuran bir üretim sürecidir. Buna “arzulayan-üretim” (desiring-production) adını verirler. Bu görüşe göre bilinçdışı, yorumlanması gereken bir metinler koleksiyonu değil, sürekli makineler monte eden bir atölyedir. Bu modelin merkezinde ise makine kavramının radikal bir yeniden tanımı yatar. Bir makine, en temelde, bir akışı kesintiye uğratan bir sistemdir (coupures). Bir makinenin eylemi, bir akışa bağlanmaktan ziyade, bir akışı kesmektir. Bir bebeğin ağzı, sadece anneden gelen süt akışını kesen bir makine değil, aynı zamanda nefes aldığı hava ve çıkardığı ses akışlarını da kesintiye uğratan bir makinedir. Her makine, başka bir makineye bağlanarak, başka bir akışı keserek üretir. Bu sonsuz bağlantılar ağı, evrenin kendisini oluşturur. Deleuze ve Guattari’nin sözleriyle, her şey birbirine bağlıdır: “Gökteki yıldızlar ya da gökkuşağı gibi göksel makineler, alp makineleri—hepsi onun bedeninin makinelerine bağlı.” Bu bakış açısı her şeyi değiştirir. Arzu, artık edilgen bir hasret değil, evrenin dokusuna işlenmiş aktif, yaratıcı ve üretken bir güçtür. İnsan da artık evrenin pasif bir gözlemcisi olmaktan çıkar ve “evrenin makinelerinin ebedi koruyucusu” haline gelir.
Oedipus Kompleksi Evrensel Bir Gerçek Değil, Bir Baskı Aracıdır
Psikanalizin temel direği olan Ödipus kompleksi—arzu dolu çocuğun anne ve babasıyla girdiği o meşhur üçgen—Deleuze ve Guattari için evrensel bir insanlık durumu değil, arzunun enerjisini evcilleştirmek ve saptırmak için tasarlanmış bir toplumsal baskı mekanizmasıdır. Onlara göre Ödipus, arzunun gerçek yatırım alanı olan toplumsal ve tarihsel sahadan koparılarak küçük, nevrotik aile dramasına hapsedilmesidir. Deleuze ve Guattari, bu fikri açıklamak için güçlü bir metafor kullanır: Ödipus, bilinçdışımızın “iç sömürgesi”dir. Tıpkı emperyalizmin yeni toprakları ele geçirip kendi düzenine tabi kılması gibi, Ödipus da arzunun üretken ve devrimci potansiyelini sömürgeleştirir, onu baba-anne-ben üçgeninin dar sınırlarına hapsederek yönetilebilir hale getirir. Ancak bu mekanizmanın en sinsi yönü başkadır: Ödipus, bize kendi bastırılmamızı arzulamayı öğretir. Bu, arzunun kendi kendine ihanet etmesi, kendi bastırılmasını arzulayacak şekilde eğitilmesidir. Oedipus, emperyalizmin figüranıdır, “başka yollarla sürdürülen sömürgeleştirmedir, iç sömürgedir ve göreceğiz ki, burada, evimizde bile… o bizim mahrem sömürgeci eğitimimizdir.”
Kanepede Uzanan Bir Nörotikten Ziyade, “Yürüyüşe Çıkmış Bir Şizofren” Daha İyi Bir Modeldir
Deleuze ve Guattari “şizofren” terimini kullandığında, akıllarında klinik bir akıl hastalığı yoktur. Onlar için “şizo,” yerleşik toplumsal kodları kıran, sürekli hareket halinde olan, sınırları aşan ve dış dünyayla doğrudan, aracısız bağlantılar kuran bir “süreç”tir. Bu, arzunun en saf ve en üretken halidir. Bu noktada, iki model keskin bir şekilde karşı karşıya gelir: Bir yanda, psikanalizin kapalı odası vardır; analistin koltuğunda uzanan, geçmişinin ve ailevi dramalarının içinde kaybolmuş nevrotik. Bu model, arzuyu içselleştirir ve onu sonsuz bir yorumlama döngüsüne hapseder. Diğer yanda ise Deleuze ve Guattari’nin “şizoanaliz” adını verdiği açık alan modeli bulunur: doğada yürüyen, kayaların, metallerin ve bitkilerin ruhuna temas eden, kendini bir klorofil makinesi gibi evrensel üretim sürecine dahil eden “şizofren.” Bu model, arzuyu dış dünyaya, üretime ve sürekli yeni bağlantılar kurmaya açar. Birincisi bir hapishane, ikincisi ise bir kaçış hattıdır. Bir şizofrenin gezintisi, analistin kanepesinde yatan bir nevrotikten daha iyi bir modeldir.
Kapitalizm Arzuyu Hem Serbest Bırakır Hem de Köleleştirir
“Anti-Ödipus,” aynı zamanda kapitalizmin şimdiye kadar yapılmış en keskin analizlerinden birini sunar. Deleuze ve Guattari’ye göre kapitalizmin dehası, çelişkili doğasında yatar. Kapitalizm, iki farklı türden kodsuzlaşmış akışın karşılaşmasından doğar: para-sermaye biçimindeki üretim akışları ve “özgür işçi” biçimindeki emek akışları. Bu temelde, bir yandan kendisinden önceki tüm toplumsal sistemleri (gelenek, din, kan bağları gibi) yıkarak arzu akışlarını serbest bırakır. Bu, “kod çözme” (decoding) veya “yersiz-yurtsuzlaşma” (deterritorialization) sürecidir. Ancak kapitalizm, bu özgürleştirdiği akışları asla kendi haline bırakmaz. Kendisinden önceki toplumlar gibi bütün toplumsal alanı kapsayacak bir “kod” sağlayamaz. Bunun yerine, bu akışları yeni ve daha soyut bir “aksiyomatik” ile yeniden yakalar ve kontrol altına alır. Bu “yeniden-yerliyurtlulaştırma” (reterritorialization) sürecinde para, piyasa yasaları, tüketim kültürü ve elbette modern çekirdek aile (Ödipal üçgen) gibi yeni kontrol aygıtları devreye girer. Bu, modern insanın temel gerilimidir: bir yanda sonsuz özgürlük ve olasılık vaadi, diğer yanda ise her şeyi soyutlayan ve metalaştıran bir sisteme hapsolmuşluk hissi. Kapitalizmin aynı anda hem en özgürleştirici hem de en baskıcı sistem olmasının nedeni tam da budur.
Bilinçdışı Konuşmaz, Mühendislik Yapar
Deleuze ve Guattari, bilinçdışının bir dil gibi yapılandığını (Lacan) veya kendini mitler ve trajedilerle (Freud) ifade ettiğini öne süren psikanalitik yaklaşımlara temelden karşı çıkar. Onlara göre bu, bilinçdışını tekrar bir “temsil tiyatrosu”na indirgemek, onun üretken gücünü görmezden gelmektir. Bilinçdışı, bir şeyleri ifade etmekle değil, bir şeyler üretmekle ilgilenir. Bilinçdışı bir fabrika olduğu için konuşmaz; mühendislik yapar. Makineler kurar, akışları birbirine bağlar, devreler oluşturur, üretir ve kesintiye uğratır. Onun işi temsil değil, üretimdir. Psikanaliz, arzunun üretim olduğunu keşfederek devrimci bir adım atmış, ancak Ödipus’u sahneye sokarak bu keşfin üzerini anında örtmüştür. Üretim birimleri, yerini temsile; fabrika, yerini tiyatroya bırakmıştır. Psikanalizin büyük keşfi, arzu üretiminin, bilinçdışının üretimlerinin keşfiydi. Fakat Ödipus sahneye girer girmez, bu keşif kısa sürede yeni bir idealizm türünün altına gömüldü: bir fabrika olarak bilinçdışının yerine klasik bir tiyatro geçirildi; bilinçdışının üretim birimlerinin yerine temsil geçirildi.
Peki Şimdi Ne Olacak?
“Anti-Ödipus”un temel mesajı açıktır. Arzu, aile dramalarının dar kalıplarından kurtarılıp toplumsal, politik ve hatta kozmik bir güç olarak yeniden ele alındığında, bastırılması gereken bir sorun değil, yeni dünyalar inşa etme potansiyeline sahip, serbest bırakılması gereken devrimci bir üretimdir. Deleuze ve Guattari’nin düşüncesi, bizi arzularımızı ailevi dramaların dar kalıplarından kurtarıp, onu toplumsal, politik ve hatta kozmik bir güç olarak yeniden düşünmeye davet eder. Bu fikirleri özümsedikten sonra geriye tek bir soru kalıyor: Peki ya hayatımızdaki asıl meselenin arzularımızı anlamak ve tatmin etmek değil de, onların üretken gücünü serbest bırakarak hangi yeni dünyaları, hangi yeni bağlantıları ve makineleri inşa edebileceğimizi keşfetmek olduğunu fark edersek ne olur?
Yazar Hakkında

Sosyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdüren yazarın akademik ilgi alanları arasında; göç, kimlik inşası; entegrasyon süreçleri, ilişkisel sosyoloji ve nitel araştırma yöntemleri yer almaktadır.

DergiPark Profili için tıklayınız

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir