Gündelik hayatımızda pek çok şeyi sorgusuzca kabul ederiz. Örneğin, konuşmanın yazıdan daha temel ve doğal olduğunu, kelimelerin düşüncelerimizi kaydetmek için kullandığımız masum araçlar olduğunu veya unutmanın hafızamızın zayıf bir anı olduğunu düşünürüz. Peki ya bu temel varsayımlar, aslında üzerine inşa ettiğimiz her şeyin ne kadar kırılgan olduğunu gösteren birer yanılsamadan ibaretse? Bu yazı, modern felsefenin en kışkırtıcı düşünürlerinden Jacques Derrida ve Friedrich Nietzsche gibi isimlerin metinlerinden damıtılmış, gerçeklik algımızı temelden sarsacak beş karşı-sezgisel fikri keşfe çıkıyor. Amacımız, bu karmaşık felsefi metinlerdeki en şaşırtıcı ve ezber bozan çıkarımları, net bir liste formatında sunarak düşünce dünyanızda yeni kapılar aralamaktır.
Yazı, Konuşmadan Önce Gelir
Batı düşünce tarihi, “varlığın anlamını mevcudiyet olarak” belirleyen bir metafizik üzerine kuruludur. “Logosantrizm” olarak bilinen bu gelenek, hakikatin kaynağını canlı, mevcut ve dolaysız olanda arar; bu nedenle konuşmayı (sesi) daima yazıdan (temsilden, yokluktan) üstün tutmuştur. Konuşma, düşünceyle arasında hiçbir aracı olmadan, gösterenin adeta silindiği saf bir “oto-afeksiyon” (kendini etkileme) yanılsaması sunduğu için ayrıcalıklıdır. Ancak Derrida, bu köklü hiyerarşiyi radikal bir şekilde tersine çevirir. Ona göre yazı, konuşulan sözün basit bir kaydı veya “eki” değildir. Aksine, dilin kendisini (fark ve tekrar olanağını) mümkün kılan daha temel bir yapı, bir tür “ilk-yazı” (arkhe-yazı) mevcuttur. Bu fikir, insan sesini ve mevcudiyetini evrenin merkezinden almasıyla felsefede devrim niteliğinde bir kopuşu temsil eder. …Batı’nın dil kavramı (sesli veya dilbilimsel üretime, dile, sese, işitmeye, sese ve nefese, konuşmaya genel olarak bağlayan şeyin ötesinde), bugün birincil bir yazının kisvesi veya kılığı olarak ortaya çıktı: bu dönüşümden önce basitçe “sözlü kelimenin eki” (Rousseau) olarak kabul edilenden daha temel bir yazı.
Gerçek Yoktur, Sadece Yorumlar Vardır
Nietzsche’den miras kalan bu fikir, bildiğimiz anlamda nesnel hakikat kavramını dinamitler. “Gerçek” veya “olgu” olarak adlandırdığımız şeylerin, bizden bağımsız, “kendi içinde” var olan şeyler olmadığını iddia eder. Buna göre, her gerçeklik iddiası, kaçınılmaz olarak belirli bir bakış açısından süzülen bir “yorumdur”. Nietzsche, varoluşun temel karakterinin “perspektif” olduğunu vurgular; her şey, yorumlayan bir varoluşun içinden ve onun perspektif formları aracılığıyla görülür. Bu kaçınılmazlığı sarsıcı bir metaforla özetler: “kendi köşemizin arkasını göremeyiz.” Bu düşünce o kadar ileri gider ki, “özne”nin kendisinin bile verili bir gerçeklik olmadığını, sonradan “eklenmiş bir icat” olduğunu söyler. Böylece bilginin nesnel bir keşif süreci olduğu varsayımı yıkılır ve mutlak hakikat arayışı temelden sarsılır. Hayır, [nesnel] gerçekler tam olarak var olmayan şeylerdir, sadece yorumlar vardır. ‘Kendi içinde’ hiçbir gerçeği tesis edemeyiz… ‘Her şey özneldir’ dersiniz; ama bu bile bir yorumdur. Özne, verilmiş bir şey değildir, sonradan eklenmiş bir icattır, kuyruğuna yapıştırılmıştır.
Unutmak, Pasif Bir Zayıflık Değil, Aktif Bir Güçtür
Unutmayı genellikle bir hafıza kusuru, pasif bir kayıp veya bir zayıflık olarak görürüz. Nietzsche ise bu yaygın kanıyı tamamen tersine çevirir. Ona göre unutmak, basit bir eylemsizlik hali değil, aksine istenmeyen anıları ve gereksiz bilgileri bilinçten aktif olarak uzak tutan “pozitif bir bastırma yetisidir”. Nietzsche, bu süreci çarpıcı bir biyolojik analojiyle açıklar: aktif unutkanlık, bedensel sindirim (“bedene katma”) kadar hayati olan bir tür zihinsel sindirimdir (“ruha sindirme”). Zihinsel düzeni, sükuneti ve iç huzuru koruyan bir “kapı bekçisi” gibi çalışır. Geçmişin yükünden arınarak şimdiki zamanda yaşayabilmemizi sağlayan şey tam da bu yetidir. Nietzsche’ye göre mutluluk, neşe, umut, gurur ve “şimdi”, unutkanlık olmadan mümkün olamazdı. Unutmak, yüzeysellerin sandığı gibi salt bir vis inertiae (eylemsizlik gücü) değildir; aksine, aktif ve en katı anlamda pozitif bir bastırma yetisidir [Hemmungsvermögen]… aktif unutkanlığın amacı budur, ki bir kapı bekçisi, psişik düzenin, sükunetin ve görgünün koruyucusu gibidir: öyle ki, unutkanlık olmadan mutluluk, neşe, umut, gurur ve şimdiki zaman olamayacağı hemen anlaşılacaktır.
“Tehlikeli ‘Eklenti’”: Her Doluluk Bir Eksikliği Gizler
Derrida’nın “eklenti” (supplement) kavramı, basitçe “eklenen” anlamına gelmez; içinde paradoksal bir ikilik barındırır. Bir eklenti, hem zaten var olan bir doluluğa eklenen bir fazlalıktır hem de bir eksikliği telafi etmek için onun yerine geçen bir ikamedir. Bu kavramın asıl devrimci yönü şudur: eklenti, sonradan bozulan tam bir bütünü onarmaz. Aksine, “orijinal” veya “doğal” olduğunu varsaydığımız şeyin en başından beri hiçbir zaman tam ve kendine yeterli olmadığını, kimliğinin her zaman sonradan geldiğini sandığımız eklenti tarafından kurulduğunu ortaya çıkarır. Eklenti, “ilksel bir öz-mevcudiyet yokluğunu” telafi eder. Bu, “orijinal” olan hiçbir şeyin saf olmadığını, her mevcudiyetin temelinde bir eksiklik yattığını ve her şeyin bir ikame ve temsil oyunu içinde var olduğunu gösterir. “bir eksikliği telafi etmeye gelen… ilksel bir öz-mevcudiyet yokluğunu dengeleyen bir ‘eklemedir’.”
Yazı, Masum Bir Araç Değil, Bir Şiddet Biçimidir
Yazıyı genellikle düşünceleri tarafsız bir şekilde kaydeden teknolojik bir araç olarak görürüz. Ancak Derrida, bu masum görüşe meydan okur. Yazının ortaya çıkışı; hiyerarşi, yasa, mülkiyet ve siyasi tahakkümle ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. Ancak Derrida’nın radikalleştirdiği tez, daha derine iner. Yazının “kökenindeki şiddet”, fiziksel bir zarar verme eylemi değildir; aksine, farklılaşmamış bir dünyaya okunabilir, tekrarlanabilir ve otoriter bir yapı (bir “yazı”) dayatma eyleminin kendisidir. Bu, herhangi bir belirli yazılı yasadan önce gelen ve onu mümkün kılan sınıflandırmanın ve yasa-koymanın şiddetidir. Şiddet, doğal olarak masum olan konuşmanın başına gelen bir kaza değil, dilin kendisini oluşturan ayrım ve fark yaratma eyleminin kökenindedir.
…bu temayı radikalleştirerek, bu şiddeti artık doğal olarak masum bir konuşmaya göre türevsel olarak görmeyerek, bir önermenin -şiddet ve yazının birliği- tüm anlamını tersine çeviririz…
Düşündüren Bir Kapanış
Bu beş fikir; dil, hakikat, hafıza ve toplum hakkındaki en temel ve güvenli sandığımız varsayımları yerinden oynatıyor. Yazının konuşmadan önce geldiği, gerçeğin sadece bir yorum olduğu, unutmanın aktif bir güç olduğu, her doluluğun bir eksikliği gizlediği ve yazının bir şiddet biçimi olduğu düşünceleri, rahatsız edici olsalar da bizi dünyayı daha karmaşık, daha katmanlı ve daha az kesin bir yer olarak görmeye davet ediyorlar. Bu, bir zayıflık değil, aksine daha derin bir anlayışın kapısını aralayan bir güç olabilir. Öyleyse şu soruyla baş başa kalıyoruz: Eğer hakikat, mevcudiyet ve doğa gibi en temel kavramlarımız bu kadar oynak bir zemine kuruluysa, bu durum kendi hayatlarımızı ve toplumlarımızı inşa etme biçimimiz hakkında ne anlama gelir?
Yazar Hakkında
Sosyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdüren yazarın akademik ilgi alanları arasında; göç, kimlik inşası; entegrasyon süreçleri, ilişkisel sosyoloji ve nitel araştırma yöntemleri yer almaktadır.


Bir yanıt yazın