Tarihin Kendisini Yeniden Düşünmek
Tarihi nasıl düşünürüz? Genellikle, insanlığın fikirlerinin ve başarılarının kesintisiz bir çizgide ilerlediği, sürekli bir gelişim ve ilerleme hikayesi olarak… Sanki geçmiş, bugüne pürüzsüz bir nehir gibi akan, doğrusal bir öyküdür. Bu düşünceye sarılırız çünkü kimliğin yatıştırıcı formunu korur; farklılığı tasavvur etmeye, kopuşları ve dağınıklıkları tarif etmeye karşı özel bir tiksinti duyarız.
Peki ya size tarihin aslında bir dizi kopuş, kesinti ve hatta neyin söylenip düşünülebileceğini belirleyen gizli kurallarla dolu olduğunu söylesek? Ya tarih, ilerlemenin değil, kırılmaların ve farkların alanıysa? İşte bu sarsıcı fikirlerin arkasındaki isim, filozof Michel Foucault ve onun çığır açan eseri Bilginin Arkeolojisi‘dir. Bu kitap, geçmişe bakışımızı temelden değiştirecek bir yöntem sunar. Bu yazının amacı, Bilginin Arkeolojisi‘nden çıkarılacak ve tarihe dair tüm varsayımlarınızı sorgulatacak en şaşırtıcı ve etkili dört dersi keşfetmektir.
Tarih Pürüzsüz Bir Nehir Değil, Kırılmalarla Dolu Bir Alandır
Foucault, “dönemler,” “yüzyıllar” veya “çağın ruhu” gibi geleneksel tarihsel birimlerin, tarihsel değişimin gerçek doğasını gizleyen yapay kurgular olduğunu savunur. Foucault, “tek bir zihnin veya kolektif bir zihniyetin katı, homojen tezahürleri” veya “en başından itibaren var olmaya ve tamamlanmaya çalışan bir bilimin inatçı gelişimi” gibi büyük sürekliliklerin altına bakmamızı önerir.
Geleneksel tarihçi, olaylar arasında pürüzsüz geçişler ve kökenler ararken, Foucault’nun “arkeolojisi” tam tersine odaklanır: “kesinti,” “kopuş,” ve “kırılma” fenomenleri. Bu, kökenleri ve teleolojileri aramaya yönelik geleneksel tarihsel dürtüden kaçınmak için kasıtlı bir metodolojik seçimdir. Ona göre tarih, birikerek ilerleyen bir bilgi yığını değil, aksine bir rasyonalite biçiminden diğerine ani sıçramalarla ilerleyen bir alandır. Foucault bizi farklı düşünce sistemleri arasındaki derin çatlakları görmeye davet eder. “Düşüncenin büyük sürekliliklerinin altında… şimdi kesintilerin vuku buluşu tespit edilmeye çalışılıyor.”
Belgeler Geçmişe Açılan Bir Pencere Değil, İçinde Çalışılması Gereken Anıtlardır
Geleneksel olarak bir tarih belgesi, “artık sessizliğe bürünmüş bir sesin” “kırılgan bir izi” olarak görülür. Tarihçi, bu izi yorumlayarak belgenin arkasındaki geçmişe ulaşmaya çalışır; belge, geçmişe açılan bir pencere gibidir. Foucault bu bakış açısını kökten değiştirir. Ona göre tarih, belgeden yola çıkarak geçmişi yeniden inşa etmeye çalışmamalı, aksine “belgenin içinde çalışmalıdır”. Bu “çalışma” ne anlama gelir? Artık tarih, belgeyi düzenler, onu böler, dağıtır, sıralar, seviyelere ayırır, seriler oluşturur, neyin ilgili olup neyin olmadığını ayırt eder. Belge, geçmişi görmek için kullanılan şeffaf bir araç değil, kendi kuralları ve yapısıyla analiz edilmesi gereken bir “anıt”tır. “Belge, öncelikli ve temel olarak hafıza olan bir tarihin şanslı bir aracı değildir; tarih, bir toplumun kendisiyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğu bir dokümantasyon yığınını tanımasının ve geliştirmesinin bir yoludur.”
Fikirlerimizi Özgürce İfade Etmiyoruz; Söyleyebileceklerimizi Anonim Kurallar Yönetiyor
Foucault, “söylemsel oluşum” adını verdiği bir kavramı ortaya atar. Bu, belirli bir dönemde, belirli bir konu hakkında neyin söylenebilir olduğunu tanımlayan anonim ve tarihsel bir kurallar bütünüdür. Bu soyut fikri somutlaştırmak için Foucault’nun “delilik” örneğini ele alalım. Ona göre, psikiyatrinin incelediği “delilik” nesnesi, hakkında konuşulmadan önce var olan bir şey değildi. Aksine, Foucault’nun gösterdiği gibi, “akıl hastalığı, onu adlandıran, bölen, tanımlayan, açıklayan, gelişimini izleyen, çeşitli bağlantılarını gösteren, onu yargılayan… tüm ifadelerde söylenen her şey tarafından oluşturulmuştur.” Bu fikir, bireysel dehanın veya belirsiz bir “dünya görüşünün” değil, bu kurallar sisteminin hangi nesnelerden bahsedilebileceğini, hangi kavramların kullanılabileceğini ve hangi teorilerin geçerli kabul edilebileceğini belirlediğini öne sürer. Bu düşüncenin bu kadar etkili olmasının nedeni, kendi kaderini tayin eden, yaratıcı özne olduğumuz inancına meydan okumasıdır. Düşüncelerimizin, çoğu zaman farkında bile olmadığımız tarihsel koşullar tarafından şekillendiğini ima eder. “o, belirli bir dönemi tanımlamış olan zaman ve mekanda her zaman belirlenen anonim, tarihsel bir kurallar bütünüdür… bir ifadenin işlevinin çalışma koşullarıdır.”
Bizi Tanımlayan Şey, Söyleyebileceklerimizin Sınırlarıdır
Foucault’nun “arşiv” kavramı, bir kütüphanedeki kitap koleksiyonu değildir. Arşiv, tüm ifadelerin ortaya çıkışını, dönüşümünü ve ortadan kayboluşunu yöneten kapsayıcı sistemdir. O, “neyin söylenebileceğinin yasasıdır.” Bunun derin bir anlamı vardır: Kendi arşivimizi asla tam olarak tarif edemeyiz, çünkü onun kurallarının içinden konuşuruz. Arşiv, bizi dışarıdan “sınırlayan” görünmez sınırdır. Tarih boyunca neyin söylenebilir olduğunu belirleyen bu sistem, aynı zamanda bizim kim olduğumuzu da tanımlar. Arşiv, “kendimizin ise maskelerin farkı olduğunu” açığa çıkarır. “O, bizim farklılık olduğumuzu, aklımızın söylemlerin farkı, tarihimizin zamanların farkı, kendimizin ise maskelerin farkı olduğunu tesis eder. Bu farklılık, unutulmuş ve yeniden bulunmuş köken olmaktan uzak, bizim olduğumuz ve yaptığımız bu dağınıklıktır.”
Farklılığın Rahatsız Edici Özgürlüğü
Foucault’nun projesinin özü, tarihte rahatlatıcı süreklilikler ve kökenler aramaktan vazgeçip, bunun yerine tarihimizi ve gerçekliğimizi oluşturan dağınıklık, kopuş ve farklılık sistemlerini betimlemektir. Bize, düşüncenin özgür ve evrensel olmadığını, aksine her dönemin kendi görünmez kuralları ve sınırları tarafından şekillendirildiğini hatırlatır. Bu “rahatsız edici özgürlük”, kimliğimizin sabit bir başlangıç noktası olmadığını, aksine “bizim olduğumuz ve yaptığımız bu dağınıklık” olduğunu fark etmekten gelir. Bu durumda şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Foucault’ya göre, bugün içinde yaşadığımız ‘arşivin’ görünmez kuralları neler olabilir ve bu kurallar neleri söylememizi engelliyor?
Yazar Hakkında
Sosyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdüren yazarın akademik ilgi alanları arasında; göç, kimlik inşası; entegrasyon süreçleri, ilişkisel sosyoloji ve nitel araştırma yöntemleri yer almaktadır.


Bir yanıt yazın