Gündelik eylemlerimiz üzerine düşündüğümüzde, genellikle zihnimizde yerleşik olan bir haritayı kullanırız. Bu haritaya göre, davranışlarımız ya önceden belirlenmiş hedeflere ulaşmak için soğukkanlılıkla hesaplanmış, rasyonel seçimlerdir ya da tamamen anlık, dürtüsel ve duygusal tepkilerdir. Zihnimiz bir yanda, duygularımız diğer yanda durur ve biz bu ikisi arasında gidip gelen varlıklarızdır. Peki ya bu harita temelde yanlışsa? Ya eylemlerimize dair en temel varsayımlarımız – hedefleri eylemden önce belirlediğimiz, zihnimizin bedene bir alet gibi hükmettiği ve hatta “rasyonellik” dediğimiz şeyin evrensel bir gerçek olduğu inancı – bizi kısıtlayan dar kalıplardan ibaretse? Ya yaratıcılık, dâhilere özgü nadir bir kıvılcım değil de, tüm insan eylemlerinin temelinde yatan, gündelik bir nitelikse?
Sosyolog Hans Joas, “Eylemin Yaratıcılığı” (The Creativity of Action) adlı çığır açıcı kitabında tam da bu soruları merkeze alıyor. Joas, yaygın varsayımlarımıza meydan okuyan ve yaptığımız her şeyin ardındaki gizli yaratıcı boyutu ortaya çıkaran derin bir bakış açısı sunuyor. İşte Joas’ın çalışmalarından damıtılmış, eylemlerimize dair düşünme biçimimizi sonsuza dek değiştirebilecek dört şaşırtıcı gerçek.
1. “Rasyonel Davranış” Dediğimiz Şey Aslında Ekonomiden Miras Bir Yanılgı
Modern sosyolojinin, kendini bir bilim olarak tanımlama çabası içinde, referans noktası olarak ekonomi teorisinden ödünç aldığı “rasyonel eylem modeli”ni benimsediğini öğrenmek şaşırtıcı olabilir. Bu model, eylemi önceden tanımlanmış, kişisel çıkarlara dayalı hedeflere ulaşmak için araçların verimli bir şekilde kullanılması olarak görür. Yani, meşhur homo oeconomicus (ekonomik insan) varsayımını temel alır. Ancak bu model öylesine benimsenmedi; yirminci yüzyılın başlarında, daha gevşek ve tarihselci yaklaşımlara karşı teorik bir kesinlik ve ciddiyet vaat eden tek yol olarak görülüyordu. Parsons gibi sosyologlar, bir yanda “marjinal fayda teorisyenleri” ile diğer yanda “kurumcular” arasındaki entelektüel savaşta, bu modelin bilimsellik için bir çıpa sunduğuna inanıyorlardı. Bu model standart haline gelince, ona uymayan her türlü eylem basitçe “rasyonel olmayan” olarak etiketlendi. Bu durum, insan davranışını anlamak için derinlikten yoksun, yanlış bir ikilik yarattı. Duygusal, geleneksel veya anlık eylemler, rasyonel eylemin “sapmaları” olarak görüldü. Hans Joas’ın da belirttiği gibi, sosyolojik eylem teorisi, rasyonel eylem teorisi tarafından tam da şu nedenle işgal edildi: diğer eylem türlerini “yalnızca rasyonellikten sapmanın dereceleri olarak gördü… ve kendi başlarına özgün fenomenler olarak değil.” Bu neden şaşırtıcı bir başlangıç noktası? Çünkü evrensel sandığımız “rasyonellik” kavramının, aslında kendimizi anlama biçimimizi sınırlayan, belirli bir tarihsel yapı olduğunu ortaya koyuyor. Bu tarihsel kökeni anlamak, sadece akademik bir merak değil, aynı zamanda bizi toplumsal ve politik eylemlerin zenginliğini dar bir ekonomik mantığa hapsetmekten kurtaran özgürleştirici bir adımdır.
2. Yaratıcılık Bir Yetenek Değil, Eylemin Varsayılan Durumudur
İşte en temel ve ezber bozan fikir: Yaratıcılık, sanata veya dehaya ayrılmış istisnai bir kategori değildir; insan eyleminin temel bir özelliğidir. Joas, John Dewey gibi pragmatist düşünürlerden yola çıkarak, yaratıcılığın aslında gündelik bir problem çözme süreci olduğunu savunur. Bu modele göre yaratıcılık, yerleşik alışkanlıklarımız ve rutinlerimiz bir durumdaki bir sorun tarafından kesintiye uğradığında ortaya çıkar. Ancak burada basit bir sorundan bahsetmiyoruz. Uzun zamandır peşinden koştuğunuz bir kariyer hedefinin, ulaştığınız anda anlamsız gelmesi gibi varoluşsal bir krizi düşünün. Böyle bir an, sizi sadece yeni bir “rota” bulmaya zorlamaz; başarıya dair tüm anlayışınızı yeniden inşa etmenizi, hayat haritanızı yeniden çizmenizi gerektirir. İşte bu derin yeniden yönelim, yaratıcı eylemin ta kendisidir. Bu anlarda eski alışkanlıklar işe yaramaz hale gelir ve biz durumu, hedeflerimizi ve kendimizi yeniden yapılandırmak, yeni bir eylem yolu icat etmek zorunda kalırız. John Dewey bu süreci şu sözlerle özetler:
Yaratıcılık en büyük ihtiyacımızdır, ancak eleştiri, özeleştiri, onun serbest kalmasının yoludur. Bu fikir, yaratıcılığı “deha” kaidesinden indirip gündelik hayatın ve karşılaştığımız zorlukların seviyesine taşıyarak demokratikleştirir. Yaratıcılığın her bireyin doğasında olduğunu kabul etmek, sadece kişisel bir güçlenme sağlamaz; aynı zamanda bir toplumun en karmaşık sorunlarına bile beklenmedik çözümler üretebilme potansiyelini kolektif olarak sahiplenmesinin kapısını aralar.
3. Hedeflerinizi Siz Belirlemezsiniz, Onlar Eylemlerinizden Doğar
Kişisel gelişim dünyasının en bilindik mantralarından biri, “harekete geçmeden önce net hedefler belirle” ilkesidir. Joas ve Dewey, bu araç-amaç şemasının tehlikeli bir yanılgı olduğunu savunur. Bir hedef, eylem başlamadan önce dışarıdan katı bir şekilde belirlendiğinde, eylemin kendisi bu hedefe ulaşmak için kullanılan mekanik bir araca dönüşür. Alternatif görüş ise çok daha dinamiktir: Gerçek bir amaç, eylem sürecinin içinden doğar. Bir durumla etkileşime girdikçe, bir şeyler yapmaya başladıkça hedeflerimiz netleşir, hatta değişebilir. Ne yapmaya değer olduğunu, ancak yaparak keşfederiz. Bir yazar romanına başladığında sonunu bilmeyebilir; bir girişimci işe koyulduğunda nihai ürünün ne olacağından emin olmayabilir. Amaç, eylemin kendisi tarafından aydınlatılır.
Dewey, bu ayrımı güçlü bir şekilde ifade eder:
Gerçek bir amaç, bir eylem sürecine dışarıdan dayatılan bir amaçla her noktada çelişir. İkincisi sabit ve katıdır; belirli bir durumda zekâ için bir uyarıcı değil, falanca şeyleri yapmak için dışarıdan dikte edilen bir emirdir. Bu, sadece kişisel projelerimize yaklaşımımızı değiştirmez; bir toplumun sorunlarını nasıl çözebileceğini yeniden tanımlar. Dayatılmış bir ana planla değil, kolektif eylem yoluyla ilerlenecek yolu keşfederek. Bu görüş bizi mükemmel bir plana sahip olma ihtiyacının yarattığı felçten kurtarır ve en akıllıca planın, eylemin bizzat kendi süreci içinde ortaya çıkan ve uyum sağlayan plan olduğunu öğretir.
4. Bedeniniz Bir Araç Değil, Dünyayı Anlamanızın Kaynağıdır
Genellikle zihni bir komutan, bedeni ise onun emirlerini yerine getiren basit bir enstrüman olarak düşünürüz. Felsefede “Kartezyen düalizm” olarak bilinen bu köklü miras, eylemin doğasını temelden yanlış anlamamıza neden olur. Joas’a göre “bedensellik” (corporeality), eylemin merkezindedir. Bedenimiz yalnızca kullandığımız bir araç değil, dünyayı algıladığımız ve kurduğumuz, genellikle düşünsel olmayan (pre-reflective) bir seviyede işleyen ortamdır. Fransız filozof Merleau-Ponty’nin “hayalet uzuv” analizi bu noktayı büyüleyici bir şekilde aydınlatır. Kolu kesilmiş bir hastanın hissettiği “hayalet kol”, zihindeki bir anıdan ibaret değildir. Merleau-Ponty’ye göre bu, bedenin “yalnızca kolun yapabileceği tüm eylemlere açık kalmasıdır.” Bu, bedenin kendi başına bir tür niyetliliğe, dünyaya yönelme biçimine sahip olduğunu gösterir. Beden, ne yapabileceğini “bilir” ve bu bilgi, uzuv kaybolduktan sonra bile varlığını sürdürür. Merleau-Ponty’nin analizinden şu çarpıcı alıntı durumu özetler:
Hayalet bir kola sahip olmak, yalnızca kolun yapabileceği tüm eylemlere açık kalmaktır; sakatlanmadan önce sahip olunan pratik alanı korumaktır… Bu nedenle hasta, sakatlığını tam da onu bilmediği ölçüde fark eder ve onu tam da bildiği ölçüde bilmez. Fiziksel deneyimlerimiz, duruşumuz, alışkanlıklarımız, düşüncelerimizin birer yan ürünü değildir. Aksine, dünyayı bilmemizin ve onunla etkileşime geçmemizin temel bir yoludur. Bu bedensel bilginin gücünü anlamak, toplumsal değişimlerin neden genellikle önce sokaklarda bedensel bir varoluşla başladığını ve ancak daha sonra soyut ilkelere döküldüğünü kavramamıza yardımcı olur.
Hans Joas’ın perspektifi, eylemlerimize dair basit ama köklü bir devrim sunar. Rasyonellik fikrimizin dar bir miras olduğunu, yaratıcılığın istisnai bir durum değil eylemin varsayılan hali olduğunu, hedeflerin eylemden doğduğunu ve bedenimizin dünyayı anlamamızın temel bir kaynağı olduğunu öğrendik. Bu dört içgörü bir araya geldiğinde, sadece kişisel hayatlarımızı değil, kolektif potansiyelimizi de dönüştürme gücüne sahip bir dünya görüşü ortaya çıkar. John Dewey’in “yaratıcı demokrasi” kavramı tam da bunu ifade eder: katı planlara ve değişmez ilkelere değil, eylem yoluyla sürekli öğrenen ve kendini dönüştüren bir toplum idealine dayanan bir vizyon. Bu yeni bakış açısıyla, kendimize şu son soruyu sorabiliriz: Gündelik hayatın en sıradan anlarında bile eylemlerimiz dünyaya verilmiş yaratıcı birer yanıtsa, bu gerçeği bilinçli bir şekilde kucaklayarak hangi yeni olasılıkların kapısını aralayabiliriz?
Yazar Hakkında

Sosyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdüren yazarın akademik ilgi alanları arasında; göç, kimlik inşası; entegrasyon süreçleri, ilişkisel sosyoloji ve nitel araştırma yöntemleri yer almaktadır.

DergiPark Profili için tıklayınız

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir