Hem Özgür Hem de Kısıtlanmış Olmanın Tuhaf Hissi
Hayatımızın her gününde tuhaf bir ikilemle yaşarız. Bir yandan kendi kararlarımızı veren, kaderimizin “egemen mimarları” olduğumuza inanırız; kariyerimizi seçer, kiminle arkadaş olacağımıza karar verir, kendi değerlerimizi oluştururuz. Diğer yandan ise sürekli olarak görünmez duvarlara çarparız: uymamız gereken kurallar, karşılamamız beklenen beklentiler, bizi belirli yollara iten ekonomik gerçekler. Sosyolog Margaret Archer’ın “toplumun can sıkıcı gerçeği” olarak adlandırdığı bu durum, hem özgür hem de kısıtlanmış hissetmenin o tanıdık, rahatsız edici duygusudur.
Bu paradoks sadece kişisel bir hissiyat değil, aynı zamanda sosyal teorinin en temel ve kalıcı sorunudur. Yüzyıllardır düşünürler şu sorunun cevabını arıyor: Birey mi daha güçlüdür, yoksa içinde yaşadığı toplum mu? Geleneksel cevaplar genellikle tatmin edici olmaktan uzaktır; ya bireysel özgürlüğü bir yanılsama olarak görürler ya da toplumun gücünü hafife alırlar. Ancak bu “can sıkıcı ikilemi” aydınlatan çok daha güçlü bir düşünce biçimi mevcut. Bu makale, birey ve toplum arasındaki karmaşık ilişkiyi anlamamızı sağlayan, geleneksel bakış açılarını yıkan ve bu büyük bilmeceyi çözmemize yardımcı olan şaşırtıcı dört fikri keşfedecek.
1. Fikir: “Birey mi, Toplum mu?” Sorusu Hatalı Bir Başlangıç Noktasıdır
Bu klasik soruya verilen iki geleneksel cevap da temelde kusurludur çünkü her ikisi de gerçeğin bir yarısını ortadan kaldırmaya çalışır. İlk hatalı cevap, “yukarı doğru indirgeme” olarak bilinen bireyci görüştür. Bu görüşe göre toplum, bireylerin ve eylemlerinin toplamından başka bir şey değildir. Toplumsal yapılar (devlet, ekonomi, aile gibi) aslında bireysel eylemlerin bir sonucudur ve kendi başlarına bir güçleri yoktur. Bu bakış açısının en büyük hatası, hepimizin her gün deneyimlediği o gerçek kısıtlamaları ve olanakları (dil, yasalar, ekonomik sistem gibi) etkisiz bir yanılsama (“epifenomen”) olarak görmesidir. Yapının gücünü yok sayarak gerçekliğin önemli bir parçasını göz ardı eder. İkinci hatalı cevap ise tam tersini iddia eden “aşağı doğru indirgeme” olarak bilinen kolektivist görüştür. Bu görüşe göre toplum, bireylerin üstünde, onların ne yapacağını, düşüneceğini ve hissedeceğini belirleyen devasa bir güçtür. Bu yaklaşıma göre insanlar, toplumsal güçlerin iplerini tuttuğu kuklalardan ibarettir. Bu bakış açısı da insan iradesini, özgürlüğünü ve yaratıcılığını anlamsız kılarak gerçekliğin diğer yarısını ortadan kaldırır. Sonuç olarak, bu “ya o ya bu” tartışması bir çıkmaz sokaktır. Her iki taraf da yaşadığımız deneyimin bir yarısını (ya yapıyı ya da bireyi) feda ederek resmin bütününü kaçırır. Gerçek çözüm, bu iki gücün birbiriyle nasıl bir ilişki içinde olduğunu anlamakta yatar.
2. Fikir: “Hem Birey Hem Toplum” Demek de Çözüm Değil
Geleneksel tartışmanın açmazlarını gören modern sosyal teorisyenler, daha sofistike bir çözüm önerdiler: “merkezi indirgeme” veya “yapının ikiliği”. Bu görüşe göre yapı (toplum) ve eylemlilik (birey) aynı madalyonun iki yüzüdür. Her eylem anında birbirlerini karşılıklı olarak yaratırlar. Ne yapı eylemlilik olmadan var olabilir, ne de eylemlilik yapı olmadan. İlk bakışta mantıklı gelse de Margaret Archer’a göre bu da bir yanılgıdır. Yapı ve eylemliliği tek ve ayrılamaz bir süreç olarak birleştirdiğimizde, onların zaman içinde birbirlerini nasıl etkilediğini analiz etme yeteneğimizi kaybederiz. Basit bir analoji düşünelim: Bir anahtarı (bireysel eylemlilik) ve bir kilidi (toplumsal yapı) birlikte eritirseniz, onların artık “karşılıklı olarak oluştuğunu” söyleyebilirsiniz. Ancak artık anahtarın kilidi nasıl açtığını açıklayamazsınız. Benzer şekilde, yapı ve eylemliliği anlık bir “ikilik” içinde erittiğimizde, bizden önce var olan yapıların (örneğin, doğduğumuz ülkenin dili veya ekonomik sistemi) şu anda yaşayan bizleri nasıl etkilediğini açıklamak imkansız hale gelir.
3. Fikir: Denkleme Eklenmesi Gereken Asıl Değişken Zamandır
Archer’ın sunduğu devrimci çözüm, analitik ikilik olarak bilinir. Anahtar, yapı ve eylemliliği zaman içinde nasıl etkileşime girdiklerini görebilmek için analitik olarak ayırmaktır. Bu fikir, “Morfogenetik Döngü” adını verdiği basit bir üç adımlı süreçle hayata geçer:
1. Yapısal Koşullandırma (T1): Toplumsal yapılar (kurumlar, kaynakların dağılımı, kültürel sistemler vb.) geçmiş kuşakların eylemlerinin mirasıdır. Onlar, mevcut kuşaktaki aktörlerden önce vardır ve karşılaştıkları durumları şekillendirir. Bu durumlar, insanlar için nesnel kısıtlamalar ve fırsatlar yaratır.
2. Sosyal Etkileşim (T2-T3): İnsanlar ve gruplar, bu önceden var olan koşullar içinde hareket ederler. Eylemleri bu yapılar tarafından koşullandırılır, ancak belirlenmez. İşte tam bu noktada insanın özgürlüğü, yaratıcılığı ve mücadelesi devreye girer. İnsanlar, mevcut durumları kendi çıkarları ve değerleri doğrultusunda yorumlar ve ona göre eylemde bulunurlar.
3. Yapısal Ayrıntılandırma (T4): Bu etkileşimin sonucu, değişime uğramış bir toplumsal yapıdır. Yapı ya yeniden üretilir (morfostaz) ya da dönüşüme uğrar (morfogenez). Ortaya çıkan bu yeni yapı, bir sonraki aktör kuşağı için yeni başlangıç koşulu (yeni T1) haline gelir ve döngü devam eder.
Bu yaklaşım bir dönüm noktasıdır çünkü hem bizden önce var olan toplumsal yapıların ezici gücüne hem de insan eylemliliğinin nedensel gücüne saygı duyar. İkisinin statik bir karşıtlık içinde olmadığını, zaman içinde birbirini şekillendiren dinamik bir dans içinde olduğunu gösterir.
4. Fikir: Toplum, Hiç Kimsenin Tam Olarak Arzuladığı Şey Değildir
Morfogenetik döngünün en çarpıcı sonuçlarından biri şudur: Toplumsal değişim, önceden var olan kısıtlar içinde hareket eden, çelişkili çıkarlara sahip birçok farklı grubun etkileşiminin bir sonucu olduğu için, ortaya çıkan sonuç neredeyse hiçbir zaman tek bir grubun veya bireyin tam olarak niyet ettiği şey olmaz. Margaret Archer bu durumu şu güçlü sözlerle ifade eder:
Genel olarak ‘toplum’, hiç kimsenin onu bulduğu biçimde tam olarak istemediği ve yine de hem bireysel hem de kolektif dönüşüm çabalarına direnen şeydir. Bu direniş ille de değişmeden kalarak değil, yine kimsenin idealine uymayan başka bir şeye dönüşerek gerçekleşir.
Bu, toplumun neden sürekli bir akış halinde olduğunun ve toplumsal değişimin neden genellikle öngörülemez olduğunun açıklamasıdır. Her nesil, bir öncekinin bıraktığı bu “istenmeyen” sonucu devralır ve kendi mücadeleleriyle onu yeniden şekillendirerek bir sonrakine devreder. İşte tarihin motoru tam da budur: Devraldığımız kusurlu dünya ile arzuladığımız dünya arasındaki bu kapanmayan boşluk, bir sonraki “Sosyal Etkileşim” döngüsünü ateşleyen yakıtın ta kendisidir.
Kukladan Kuklacılığa Giden Yol
Bu fikirleri bir araya getirdiğimizde, bakış açımızda temel bir değişim gerçekleşir. Artık “birey mi, toplum mu?” gibi statik ve hatalı bir sorunun tuzağına düşmek yerine, hepimizin birer katılımcı olduğu dinamik ve tarihsel bir sürece odaklanırız. Bu yeni perspektif bize ne toplumun akılsız kuklaları (kukla) ne de her şeye gücü yeten kukla oynatıcıları (kuklacı) olduğumuzu gösterir. Bunun yerine, miras aldığımız, eylemlerimizle yeniden şekillendirdiğimiz ve geleceğe devrettiğimiz bir dramanın içindeki aktörleriz. Bizi koşullandıran yapıları anlama gücüne sahibiz ve bu anlayış, o yapıları dönüştürme potansiyelini de beraberinde getirir.
Şimdi sormamız gereken soru şudur: İçinde yaşadığınız yapıları anladığınızda, onları yeniden şekillendirme sürecinde sizin rolünüz ne olacak?
Yazar Hakkında
Sosyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdüren yazarın akademik ilgi alanları arasında; göç, kimlik inşası; entegrasyon süreçleri, ilişkisel sosyoloji ve nitel araştırma yöntemleri yer almaktadır.


Bir yanıt yazın