Bildiğiniz Her Şeyi Unutmaya Hazır Olun
Toplum insanlardan oluşur. İletişim, düşüncelerin bir zihinden diğerine aktarılmasıdır. Eylemlerimiz, kişisel niyetlerimizin ve kararlarımızın doğrudan sonucudur. Bu cümleler size muhtemelen son derece makul, hatta bariz görünüyor. Peki ya bu temel varsayımların hepsi yanlışsa? Ya da en azından, dünyayı anlamak için yanıltıcı bir başlangıç noktasıysa? 20. yüzyılın son büyük “büyük kuramcılarından” biri olan Niklas Luhmann, tam da bu temel kanıları dinamitleyen bir düşünce sistemi inşa etti. Onun karmaşık sistemler teorisi, sosyolojinin sınırlarını aşarak dünyaya bakışımızı kökten değiştirebilecek araçlar sunar. Bu yazı, Luhmann’ın devasa ve yoğun külliyatından en şaşırtıcı, en karşı-sezgisel ve zihin açıcı dört radikal fikri damıtarak, toplumsal gerçekliğe dair varsayımlarınızı sarsacak bir perspektif sunmayı amaçlıyor.
1. Toplum İnsanlardan Değil, İletişimlerden Oluşur
Luhmann’ın teorisinin merkezinde, modern düşünceyi temelinden sarsan radikal bir iddia yatar: Sosyal sistemlerin, yani toplumun temel yapı taşı insanlar veya onların bilinçleri değil, iletişimlerdir. Bu yaklaşıma göre insanlar, sosyal sistemin içinde birer parça olmak yerine, sistemin var olabilmesi için gerekli olan çevresini oluştururlar. Toplum statik bir ağ değil, dinamik ve kendi kendini anbean yeniden üreten (otopoietik) bir zincirleme reaksiyondur. Her bir iletişim eyleminin temel işlevi, bir sonraki iletişim eyleminin ortaya çıkması için gerekli koşulları yaratmaktır. Sistem, bir iletişimi bir sonrakine bağlamayı başardığı sürece varlığını sürdürür. Bu fikrin ne kadar kökten bir kopuş olduğunu anlamak için Luhmann’ın kendi sözlerine kulak verelim: Bir insan, kendisine veya bir gözlemciye bir birlik olarak görünebilir, ancak o bir sistem değildir. Ve bir insan koleksiyonundan bir sistem oluşturmak daha da az mümkündür.
Bu fikir neden bu kadar sarsıcı? Çünkü modern düşüncenin merkezine yerleştirdiğimiz “insan öznesini” tahtından indiriyor. Odağı bireylerden ve onların niyetlerinden alıp, onların arasında, ötesinde ve hatta onlara rağmen gerçekleşen, kendi kurallarıyla işleyen iletişim süreçlerine kaydırıyor. Bu bakış açısına göre, bizler toplumun parçaları değiliz; toplumun gerçekleştiği çevreyiz.
2. Sistemler Kendi İçine Kapalıdır Ama Çevrelerini “Görürler”
Luhmann’ın düşüncesindeki bir diğer kafa karıştırıcı ama bir o kadar da aydınlatıcı kavram “operasyonel kapalılık”tır. Buna göre, hukuk, ekonomi, bilim, sanat gibi her bir sosyal alt-sistem kendi içine kapalıdır ve sadece kendi özgül kodlarıyla işler. Örneğin, hukuk sistemi için dünya “yasal” ve “yasa dışı” ayrımından ibarettir. Ekonomik sistem için ise her şey “ödeme yapılması” veya “ödeme yapılmaması” ikiliğine indirgenir. Hukuk sistemi, ekonomik bir ödeme yapamaz; ekonomik sistem de birini yasal veya yasa dışı ilan edemez. Ancak bu kapalılık, sistemin çevresine karşı kör olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, bu kapalılık, çevreyi gözlemleyebilmenin ön koşuludur. Sistemler çevreleriyle dinamik bir ilişki içindedir; dışarıdan gelen olaylar sistemleri “tedirgin eder” veya “uyarır”. Bir sistem, bu dışsal tedirginlikleri ancak kendi özgül kodları ve filtreleri aracılığıyla “gözlemleyebilir” ve anlamlandırabilir. Örneğin, borsanın çökmesi (ekonomik bir olay) hukuk sistemini doğrudan kontrol edemez ama onu tedirgin eder. Bu tedirginliğe tepki olarak hukuk sistemi, bu olayı kendi koduyla, yani yasal/yasa dışı ayrımıyla işleyerek bir anlam üretir. Her sistem, çevreyi kendi diline tercüme ederek kendi gerçekliğini inşa eder. Luhmann’ın bu paradoksu nasıl ifade ettiğine bakalım: Otopoietik sistemler kendi sınırlarının ötesinde işlev göremedikleri için çevrelerine karşı “kördürler”. Ancak aynı zamanda -ve bu ilk başta paradoksal gelebilir- “kendilerine ait maddi bir dünya yaratamazlar.” Başka bir deyişle, “operasyonel kapalılık”, “gerçekliğin diğer seviyelerinin” dışsallığını gerektirir. Bu fikrin önemi şudur: Dünyanın tek bir nesnel gözlemi yoktur. Sadece, her biri kendi mantığına ve kodlarına göre işleyen sistemlerin kendi perspektifleri vardır. Tek bir gerçeklik değil, sistemlerin kendi operasyonlarıyla inşa ettiği çoklu gerçeklikler mevcuttur.
3. Eylemlerinizin “Yazarı” Siz Değilsiniz
Gündelik hayatta eylemlerimizi kişisel niyetlerimizin ve irademizin bir ürünü olarak düşünürüz. Luhmann, bu basit görünen formülü de tersine çevirir. Ona göre eylem, bir bireyin niyetinden doğan saf bir ürün değil, bir “atıf süreci eseri”dir. Peki bu ne anlama geliyor? Sosyal sistemler, karmaşıklığı yönetmek için etrafta olup bitenleri sürekli gözlemler. Bu gözlem sırasında, belirsiz ve çok katmanlı olayları basitleştirerek bir “faile” veya “sebebe” atfeder. Ancak bu süreç basit bir etiketleme değildir. Luhmann’ın kilit kavramı olan “ikinci derece gözlem” burada devreye girer: Sistem sadece olayı gözlemlemez; olayın diğerleri tarafından nasıl gözlemlendiğini de gözlemler. “Ahmet kapıyı kapattı” ifadesi, karmaşık bir fiziksel olayın basitleştirilmesi olmanın ötesinde, sosyal sistemin bu olaya dair gözlemleri gözlemleyip, bunu “eylem” adını verdiği, iletişimde kullanılabilir ve öngörülebilir bir birime dönüştürmesinin sonucudur. Eylemin özü, bu sosyal atfetme sürecinin kendisidir. Bu karşı-sezgisel nokta, Luhmann’ın şu sözlerinde netleşir: Eylemler, atıf süreçlerinin eserleridir, gözlemcileri gözlemlemenin sonuçlarıdır… bir sistem ikinci derece gözlem seviyesinde yinelemeli olarak çalıştığında ortaya çıkarlar. Bu düşüncenin sonuçları oldukça sarsıcıdır. Özgür irade ve bireysel özerklik gibi en değer verdiğimiz kavramlara meydan okur. Luhmann’ın perspektifinden bakıldığında, eylemlerimiz sandığımız kadar bize “ait” olmayabilir. Onlar daha çok, sosyal sistemin karmaşıklığı azaltmak için kullandığı, tamamen sosyal bir basitleştirme operasyonunun sonuçlarıdır.
4. Tekrar Edilen Haber “Bilgi” Değildir
“Bilgi çağı”nda yaşadığımızı ve her an bir bilgi bombardımanına maruz kaldığımızı söyleriz. Luhmann ise “bilgi” kavramına o kadar keskin ve beklenmedik bir tanım getirir ki, bu iddiamızı yeniden düşünmemiz gerekir. Luhmann’a göre bilgi, sahip olunan, depolanan bir “şey” değil, bir sistemin durumunu değiştiren bir “olay”dır. Bu tanımı anlamak için gazete örneği mükemmeldir. Bir haberi gazetede ilk kez okuduğunuzda, bu bir “bilgi”dir. Neden? Çünkü bu olay, sizin zihinsel sisteminizin (bilincinizin) durumunu değiştirmiştir. Artık farklı bir şeye sahipsinizdir. Ancak aynı haberi ikinci bir gazetede okuduğunuzda, bu olay artık bir bilgi değeri taşımaz. Anlamı hala oradadır, ama sisteminizin durumunu değiştirmez, sadece mevcut durumu teyit eder. Bu kavram, Gregory Bateson’ın meşhur tanımıyla özetlenebilir: Bilgi, “fark yaratan bir fark”tır. Bir değişiklik yaratmadığı için, ikinci okuma Luhmanncı anlamda “bilgi” değildir. Bu keskin ayrım şu alıntıda özetlenir:
“…tekrar edilen bir bilgi parçası artık bilgi değildir.” Tekrarda anlamını korur ama bilgi olarak değerini kaybeder. Bu fikri günümüze taşıdığımızda şu soruyla yüzleşiriz: Sürekli aynı fikirleri, aynı başlıkları, aynı bildirimleri tekrar eden dijital akışlarımızda ne kadar “bilgi” var? Belki de sürekli aynı anlamları tekrar eden devasa bir veri yığınının altındayız, ancak Luhmann’ın tanımına göre sistemlerimizin durumunu gerçekten değiştiren, yani gerçek “bilgi” olaylarına hasret kalmış durumdayız.
Peki Şimdi Ne Düşünmeliyiz?
Luhmann’ın teorisi rahatsız edicidir çünkü bizi ve bireysel deneyimlerimizi merkeze koyan rahatlatıcı hikayeleri elimizden alır. Gördüğümüz gibi toplum, insanlardan değil kendi kendini üreten iletişimlerden oluşur; sosyal sistemler kendi içlerine kapalı bir mantıkla çalışırken çevrelerindeki tedirginliklere kendi kodlarıyla tepki verirler; eylemlerimiz bize ait olmaktan çok sosyal bir atıf sürecinin eseridir; ve bilgi, biriktirdiğimiz bir şey değil, bizi değiştiren anlık bir olaydır. Bu radikal fikirler, dünyayı anlamak için kullandığımız zihinsel haritaları geçersiz kılabilir. Peki bu yeni haritayla nereye gideceğiz? Bu sorunun cevabı açık değil, ancak Luhmann’ın bize sordurduğu kışkırtıcı soruyla bitirelim: Eğer toplum sadece kendi kendini devam ettiren bir iletişimler zinciriyse, bizim bireysel sohbetlerimiz bu devasa makinenin sadece birer dişlisi mi? Yoksa tek bir yeni iletişim, sistemin gidişatını gerçekten değiştirebilir mi?
Sosyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdüren yazarın akademik ilgi alanları arasında; göç, kimlik inşası; entegrasyon süreçleri, ilişkisel sosyoloji ve nitel araştırma yöntemleri yer almaktadır.


Bir yanıt yazın