Sabah uyanıp kahve yapmaktan işe giderken bindiğiniz otobüste insanlarla göz göze gelmekten kaçınmaya kadar, gündelik hayatımızın ne kadar çok otomatik pilotta ilerlediğini hiç düşündünüz mü? Sosyal hayatımız, farkında bile olmadığımız görünmez kurallar, beklentiler ve rutinlerle doludur. Bu eylemlerin ardındaki daha derin yapıları nadiren sorgularız; sadece “nasıl devam edeceğimizi” biliriz. İşte tam bu noktada, modern sosyolojinin en önemli isimlerinden Anthony Giddens devreye giriyor. Giddens, bu görünmez yapıları ve bizim bu yapılar içindeki rolümüzü anlamamıza yardımcı olan sarsıcı fikirler ortaya koydu. Bu yazıda, onun en şaşırtıcı ve gündelik hayatımıza dair algımızı temelden değiştirecek beş fikrini ele alacağız.
1. Aslında Bildiklerinizi Bilmiyorsunuz: “Pratik Bilinç” Kavramı
Giddens’ın teorisinin temel taşlarından biri olan “pratik bilinç” (practical consciousness), sosyal hayatta nasıl davrandığımızı anlamak için kilit bir kavramdır. En basit haliyle pratik bilinç, sosyal aktörlerin gündelik hayatta “nasıl devam edeceklerini” bildikleri, ancak bu bilgiyi her zaman kelimelere dökemedikleri zımni (tacit) bilgidir. Örneğin, bir sohbete nasıl dahil olacağınızı, bir asansörde diğer insanlarla aranıza ne kadar mesafe koyacağınızı veya bir dükkânda nasıl alışveriş yapacağınızı bilirsiniz. Bu eylemleri sorunsuzca yerine getirirsiniz, ancak size bu kuralların tam olarak ne olduğu sorulduğunda, bunları açıklamakta zorlanabilirsiniz. Bu bilinç türü, Giddens’ın “söylemsel bilinç” (discursive consciousness) olarak adlandırdığı, üzerine düşünüp konuşabildiğimiz, açıkça ifade edebildiğimiz bilgiden ayrılır. Pratik bilincin önemi şuradadır: Sosyal düzenin ve toplumsal hayatın devamlılığının büyük bir kısmı, açıkça konuşulmayan, üzerinde anlaşılmamış bu zımni bilgi sayesinde sürdürülür. İşte tam da bu dile getirilmeyen pratik bilgi aracılığıyla, sosyal dünyamızın yapılarını sürekli olarak yeniden üretiriz; Giddens’ın ileride “yapının ikiliği” olarak adlandıracağı merkezi bir fikir budur.
2. Niyet Etmek Yeterli Değil: Faillik (Agency) ve İstenmeyen Sonuçlar
Giddens, sosyolojideki en temel kavramlardan biri olan “faillik” (agency) anlayışımızı kökten değiştirir. Yaygın kanının aksine, faillik sadece bir eylemi “niyet ederek” yapmakla ilgili değildir. Giddens’a göre faillik, en temelde bir şeyleri yapabilme kapasitesidir; yani bir bireyin belirli bir durumda farklı bir şekilde hareket etme imkanına sahip olmasıdır. Bu tanım, çok önemli bir gerçeği ortaya çıkarır: Niyet etmediğimiz halde pek çok eylemin “faili” olabiliriz. Bu fikri netleştirmek için Giddens, “istenmeyen sonuçlar” (unintended consequences) kavramına büyük önem verir. Bireylerin tamamen mantıklı ve kendi çıkarlarına uygun gördükleri niyetlerle yaptıkları eylemlerin toplamı, toplumun geneli için hiç de istenmeyen, hatta “aykırı sonuçlar” (perverse effects) doğurabilir. Örneğin, herkesin çocuğunun en iyi okula gitmesini istemesi ve bu amaçla belirli bir semte taşınması, o semtteki ev fiyatlarını aşırı yükselterek ve okulları aşırı kalabalıklaştırarak kimsenin istemediği bir sonuç yaratabilir. Bu fikrin sarsıcı yanı şudur: Bireysel niyetlerimizin ötesinde, kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden rasyonel bireylerle dolu bir toplumun, sistematik olarak herkes için irrasyonel ve istenmeyen bir dünya üretebileceğini gösterir. Bu, modern hayatın temel paradoksudur; niyetlerimiz ve eylemlerimizin toplu sonuçları arasındaki bu akıl almaz kopukluktur.
3. Rutin Neden Hayatidir? “Ontolojik Güvenlik”
Gündelik hayatın sıkıcı ve tekdüze rutinleri olmasaydı ne olurdu? Giddens’a göre, bu rutinler psikolojik varoluşumuz için hayatidir. “Ontolojik güvenlik” (ontological security), bireyin dünyadaki varlığının devamlılığına ve sosyal çevresinin tahmin edilebilirliğine duyduğu temel, çoğunlukla bilinçdışı güven hissidir. Bu güvenlik hissi, büyük ölçüde gündelik hayatın öngörülebilir rutinleri sayesinde sağlanır. Giddens’a göre bu temel güven ihtiyacı, en erken bebeklik dönemlerimizde, bakım verenlerimizle kurduğumuz ilişkideki güven ve güvensizlik deneyimlerimizde köklenir. Sabah kalktığımızda dünyanın yerli yerinde olacağına, insanların genellikle belirli şekillerde davranacağına ve sosyal kuralların dün olduğu gibi bugün de geçerli olacağına güveniriz. Bu konunun ne kadar temel olduğunu göstermek için Giddens, psikolog Bruno Bettelheim’in Nazi toplama kamplarındaki gözlemlerini örnek verir. Kamplarda, mahkumların kişiliklerini çökertmek için en etkili yöntemlerden biri, gündelik rutinlerin kasıtlı olarak yok edilmesiydi. Anlamsız görevler, ani kural değişiklikleri, kişisel zamanın tamamen ortadan kaldırılması ve geleceğe dair en ufak bir plan yapma imkanının kalmaması, mahkumların benlik duygularında ve kişiliklerinde hızlı ve radikal bir çöküşe yol açmıştı. Bu korkunç örnek, en basit rutinlerin bile psikolojik sağlığımız ve kimliğimiz için ne kadar vazgeçilmez olduğunu acı bir şekilde ortaya koyar. Bettelheim’in belirttiği gibi:
“asıl yıkıcı olan anlamsız görevler, kişinin kendine ayıracak neredeyse hiç vaktinin olmaması, kamp politikalarındaki ani değişiklikler nedeniyle ileriyi planlayamamasıydı.”
İşte ontolojik güvenliğimizi sağlayan bu gündelik rutinler, aynı zamanda toplumsal hayatın yeniden üretiminin de temelini oluşturur ve bizi Giddens’ın en sarsıcı fikrine götürür.
4. Tarih Bir İlerleme Çizgisi Değildir: Evrimsel Teorilerin Eleştirisi
Giddens, 19. ve 20. yüzyıl sosyal düşüncesine hakim olan ve insanlık tarihini basitten karmaşığa, ilkelden moderne doğru ilerleyen tek bir evrim çizgisi olarak gören teorilere (tarihsel materyalizm gibi) şiddetle karşı çıkar. Ona göre bu “evrimsel” (evolutionary) teoriler, insanlık tarihini uymadığı bir kalıba zorlar ve tarihi sıkıştırır. Bu teorilerin temel hatası, insan toplumlarının değişimini açıklamak için biyolojiden ödünç alınan “adaptasyon” gibi kusurlu bir mekanizmaya dayanmalarıdır. Giddens’a göre bu yaklaşım, insanlık tarihinin refleksif doğasını, yani insanların kendi tarihleri hakkındaki bilgileriyle tarihi değiştirebildikleri gerçeğini göz ardı eder. Giddens, bu büyük anlatılar yerine farklı bir yaklaşım önerir: tarihi, “dünya zamanı” (world time) bağlamında incelenen belirli “epizotlar” (episodes) veya olay dizileri olarak analiz etmek. Bu yaklaşım, tarihsel değişimin tek bir motoru olmadığını, aksine her büyük dönüşümün kendi özgün koşullarının bir birleşimi (conjunctural) olduğunu anlamamızı sağlar. Tarih, önceden belirlenmiş bir sona doğru ilerlemez; her an, farklı yollara sapabilecek olasılıklarla doludur. Bu evrimsel teorilerin asıl başarısızlığı, tarihi, faillik (agency) ile yapı (structure) arasındaki karmaşık ve öngörülemez etkileşimi hesaba katmayan basit bir mekanizmaya indirgemeleridir.
5. Hem Mahkûm Hem de Mimarız: “Yapının İkiliği”
Giddens’ın belki de en temel ve en ünlü teorisi “yapının ikiliği” (duality of structure) kavramıdır. Bu fikir, sosyolojideki en eski tartışmalardan birine çözüm getirir: Birey mi toplumu yaratır, yoksa toplum mu bireyi şekillendirir? Giddens’a göre bu bir ikilem değildir; her ikisi de aynı anda doğrudur. Sosyal yapılar, Giddens için soyut kuvvetler değil, somut olarak “kurallar ve kaynaklardan” (rules and resources) oluşur. Kurallar, dilin gramerinden ahlaki normlara kadar uzanan toplumsal kodlardır. Kaynaklar ise otorite veya maddi imkanlar gibi, eylemlerimiz aracılığıyla güç kullanmamızı sağlayan araçlardır. Bu yapılar sadece bizi kısıtlayan dışsal güçler değildir. Aynı zamanda, eylemlerimizi mümkün kılan (enabling) araçlardır. Örneğin, dilin kuralları bizi kısıtlar gibi görünse de, aslında o kurallar sayesinde iletişim kurabilir, kendimizi ifade edebiliriz. En önemli ve sarsıcı nokta ise şudur: Bizler bu yapıları gündelik eylemlerimizle sürekli olarak yeniden üretiriz. Sosyal kurallar, ancak ve ancak biz onlara göre hareket ettiğimiz sürece var olmaya devam ederler. Her konuştuğumuzda dilin kurallarını, her alışveriş yaptığımızda para sistemini yeniden üretiriz. Bu, şu anlama gelir: Bizi ezen, kısıtlayan ve şekillendiren “toplum” diye dışarıda, bizden ayrı bir varlık yoktur. Toplum, biziz. Bir sosyal norma her uyduğumuzda, gündelik bir etkileşime her girdiğimizde, içinde yaşadığımız hapishanenin duvarlarını kendi ellerimizle yeniden inşa eden mimarlar oluruz.
Anthony Giddens’ın fikirleri, sosyal dünyaya bakışımızı zenginleştirir ve bizi kendi hayatımızın pasif kurbanları olmadığımızı anlamaya davet eder. Onun teorileri, en basit selamlaşmadan en karmaşık ekonomik işlemlere kadar, gündelik eylemlerimizin daha geniş sosyal yapıların yeniden üretilmesinde ne kadar hayati bir rol oynadığını gösterir. Otomatik pilottaki hayatlarımızın aslında devasa sosyal mekanizmaları işler halde tutan dişliler olduğunu fark etmemizi sağlar.
Peki siz, gündelik rutinleriniz ve sosyal etkileşimlerinizle, farkında olmadan hangi sosyal gerçeklikleri ayakta tutuyor ve belki de değiştiriyorsunuz?
Sosyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdüren yazarın akademik ilgi alanları arasında; göç, kimlik inşası; entegrasyon süreçleri, ilişkisel sosyoloji ve nitel araştırma yöntemleri yer almaktadır.


Bir yanıt yazın