Amerikan Sosyolojisinin Bilinmeyen Yüzü: 5 Gerçek
Sosyoloji denince akla genellikle toplumsal düzenin, kapitalizmin ve eşitsizliklerin radikal bir eleştirisi gelir. Disiplinin kurucu figürlerinin mevcut sisteme meydan okuyan düşünürler olduğu varsayılır. Ancak Amerikan sosyolojisinin köklerine indiğimizde, bu yaygın kanıyı sarsan, çok daha karmaşık ve şaşırtıcı bir tabloyla karşılaşırız. Bu yazıda, Amerikan sosyolojisinin ilk yıllarına dair en beklenmedik ve ezber bozan beş gerçeği mercek altına alacağız. Disiplinin temellerinin nasıl atıldığını, kimlerin göz ardı edildiğini ve hangi fikirlerin neden dışlandığını keşfetmeye hazır olun.
1. Gerçek: Amerikan Sosyolojisinin Liberal Görünen Muhafazakar Özü
Amerikan sosyolojisinin ilk dönemlerindeki siyasi duruşu, şaşırtıcı bir şekilde muhafazakar sonuçlar doğurmuştur. İlk bakışta ilerici gibi görünen bu düşünce yapısının, aslında mevcut düzeni nasıl pekiştirdiğini anlamak, disiplinin kökenlerine dair en sarsıcı gerçeklerden biridir.
İlk Amerikalı sosyologlar, genellikle “siyasi liberaller” olarak tanımlanır. Bu liberalizmin iki temel dayanağı vardı: birincisi, bireyin özgürlüğüne ve refahına duyulan sarsılmaz inanç; ikincisi ise toplumsal ilerlemenin evrimsel bir süreç olduğu görüşü. Bu düşünürler, toplumun doğal bir akış içinde ve yavaş yavaş daha iyiye gideceğine inanıyorlardı.
Ancak bu liberalizm, “aşırıya götürüldüğünde muhafazakarlığa çok yaklaşıyordu.” Bireye ve ilerlemeye yapılan bu güçlü vurgu, sosyologları mevcut sistemi bir bütün olarak sorgulamak yerine onu destekleyen pozisyonlara yöneltti. Kapitalizmin temelleri neredeyse hiç sorgulanmadı; sınıf çatışması gibi radikal fikirler yerine, sınıflar arasında uyum ve iş birliğinin geleceği öngörüldü. Bu yaklaşım, sistemin işlediğine ya da küçük reformlarla işler hale getirilebileceğine dair genel bir iyimserlik taşıyordu.
Schwendinger ve Schwendinger’ın (1974) analizi, bu durumun sonuçlarını çarpıcı bir şekilde ortaya koyar: Bu siyasi liberalizm, “sömürüyü, yerel ve uluslararası emperyalizmi ve sosyal eşitsizliği rasyonelleştirmeye yardımcı oldu” ve “sonunda devasa ölçüde muhafazakar çıkarımları oldu.” Yani, bireysel özgürlük ve ilerleme adına yola çıkan ilk sosyologlar, farkında olarak ya da olmayarak, eşitsizlik üzerine kurulu bir sistemin entelektüel meşrulaştırıcıları haline geldiler.
2. Gerçek: Tarihin Sildiği Kurucular: Kadınlar ve Du Bois-Atlanta Okulu
Bu muhafazakar ve sistemi korumaya odaklı bakış açısı, aynı zamanda kimlerin “kurucu” olarak kabul edilip kimlerin tarihin dışına itileceğini de belirleyecekti. Sosyoloji tarihinin geleneksel anlatısı, disiplinin merkezini genellikle Chicago Okulu olarak belirler ve kurucu babaların isimlerini öne çıkarır. Ancak bu anlatı, aynı dışlayıcı mekanizmanın iki farklı yüzü olarak, en az onlar kadar önemli iki kurucu gücü sistematik olarak göz ardı etmiştir: ilk kadın sosyologlar ve Du Bois-Atlanta Okulu.
Tarihsel olarak Chicago Okulu, “Amerikan sosyolojisinin ilk önemli merkezi” olarak kabul edilir. Ancak Aldon D. Morris (2015) gibi modern akademisyenler, W.E.B. Du Bois’nin öncülük ettiği Du Bois-Atlanta Okulu’nun bu unvan üzerinde “eşit hak iddia edebileceğini” savunur. Du Bois, 1897’de Atlanta Üniversitesi’nde bir sosyoloji bölümü kurmuş ve bu okul, siyahların kentsel yaşamını bilimsel yöntemlerle incelemeye odaklanan ilk merkez olmuştur. Bu okulun ırk ve eşitsizlik üzerine yaptığı çığır açıcı çalışmalar, beyaz erkek egemen ana akım tarafından uzun süre yok sayılmıştır.
Aynı dönemde, Jane Addams ve Charlotte Perkins Gilman gibi kadın düşünürler de sosyolojik teoriler geliştiriyorlardı. Bu isimlerin ders kitaplarına girmemesi ve kurucu olarak tanınmaması, tesadüf değil, Chicago gibi merkezlerde kurulan akademik düzenin bir sonucuydu. Bu durum, disiplinin kendi geçmişini nasıl inşa ettiğine dair acı bir gerçeği ortaya koyar:
“…disiplin içindeki cinsiyet politikasının gücüne ve sosyolojinin kendi pratiklerini esasen yansıtıcı ve eleştirel olmayan bir şekilde yorumlamasına dair tüyler ürpertici bir tanıklıktır.”
Özellikle Charlotte Perkins Gilman’ın Kadınlar ve Ekonomi ([1898] 1966) adlı eseri, kapsamı ve vizyonuyla dönemindeki erkek sosyologların en önemli çalışmalarıyla eşdeğer bir entelektüel derinliğe sahipti. Bu kurucuların tarihin dışına itilmesi, sosyolojinin kendi geçmişiyle yüzleşmesi gereken önemli bir konudur.
3. Gerçek: Disiplini Şekillendiren “Yabancılar”: Gazeteci ve Filozof
Amerikan sosyolojisinin, özellikle de efsanevi Chicago Okulu’nun temellerini atan iki kilit figür, geleneksel anlamda birer sosyolog değildi. Biri gazeteci, diğeri ise filozoftu. Bu “yabancıların” disiplini nasıl şekillendirdiği, entelektüel sınırların ne kadar geçirgen olabileceğinin en çarpıcı örneklerinden biridir.
Robert Park: Chicago Okulu’nun baskın figürlerinden biri olan Robert Park, bir sosyolog olmadan önce uzun yıllar gazetecilik yaptı. Bu deneyim, onun sosyoloji anlayışını derinden etkiledi. Gazetecilik yılları ona, toplumsal sorunları anlamak için “veri toplamak üzere sahaya çıkma ihtiyacının” önemini öğretti. Teorik tartışmalara boğulmak yerine, şehrin sokaklarına inip insanları kendi doğal ortamlarında gözlemlemenin değerini biliyordu. Bu gazetecilik geçmişi, Chicago Okulu’nun kent sorunlarına, göçe ve etnik grupların yaşamına olan yoğun ilgisini ve “kentsel ekoloji” gibi kavramlar üzerindeki çalışmalarını doğrudan şekillendirdi.
George Herbert Mead: Chicago Okulu ve onun en kalıcı teorik mirası olan sembolik etkileşimcilikle en çok ilişkilendirilen düşünür, bir sosyolog değil, bir filozoftu. George Herbert Mead, hayatı boyunca sosyoloji bölümünde hiç çalışmadı ve kendi adıyla çok az şey yayınladı. En etkili eseri olan Zihin, Benlik ve Toplum ([1934] 1962), aslında bir kitap bile değildi; ölümünden sonra öğrencilerinin onun derslerinde tuttukları notları bir araya getirerek yayınladıkları bir derlemeydi. Amerikan sosyolojisinin en önemli teorik geleneklerinden birinin, başka bir disiplinden gelen ve eserleri başkaları tarafından toparlanan bir düşünür tarafından kurulmuş olması, entelektüel tarihin ne kadar beklenmedik ve dolaylı yollarla ilerlediğini gösteren olağanüstü bir gerçektir.
4. Gerçek: Bir Entelektüel Süperstarın Yükselişi ve Feci Düşüşü
Fikirler dünyası da modalardan etkilenir. Bir dönemin en parlak yıldızı, bir sonraki nesil tarafından tamamen unutulabilir. Amerikan sosyolojisinin ilk yıllarında Herbert Spencer’ın yaşadığı inanılmaz yükseliş ve ardından gelen feci düşüş, bu durumun en dramatik örneklerinden biridir.
Spencer’ın fikirleri, ilk yıllarda Comte, Durkheim, Marx ve Weber gibi Avrupalı devlerden çok daha etkiliydi. Bunun birkaç temel nedeni vardı:
• Diğerlerinin aksine İngilizce yazıyordu, bu da eserlerini Amerikalı okurlar için doğrudan erişilebilir kılıyordu.
• Teknik olmayan bir dil kullanıyordu, bu sayede sadece akademisyenlere değil, geniş bir kitleye hitap edebiliyordu.
• Teorisi, sanayileşmenin ve toplumsal çalkantıların yaşandığı bir topluma “yatıştırıcı ve güven verici” geliyordu. Spencer, toplumun kaçınılmaz olarak daha iyiye doğru ilerlediğini savunuyordu.
William Graham Sumner gibi dönemin en önemli Amerikalı sosyologları, Spencer’ın Sosyal Darwinist fikirlerinden (yani, toplumun da doğa gibi bir “en uygun olanın hayatta kalması” mücadelesi alanı olduğu ve bu sürece müdahale edilmemesi gerektiği düşüncesinden) derinden etkilendi. Spencer, adeta bir entelektüel süperstardı.
Ancak 1930’lara gelindiğinde rüzgar tersine döndü. Büyük Buhran’ın yarattığı kitlesel işsizlik, dünya savaşının getirdiği yıkım ve devasa sosyal sorunlar karşısında, Spencer’ın “en uygun olanın hayatta kalması” üzerine kurulu laissez-faire (bırakınız yapsınlar) felsefesi, yani devlete ve topluma sorunları kendi haline bırakma çağrısı, artık “saçma” görünüyordu. Toplumun kendi kendine ilerleyeceği fikri, acı gerçekler karşısında anlamını yitirmişti. Spencer’ın yıldızı hızla söndü.
Bu düşüşün en can alıcı ifadesi, 1937’de dönemin yükselen sosyoloğu Talcott Parsons’tan geldi. Parsons, tarihçi Crane Brinton’ın birkaç yıl önceki sözlerini yankılayarak Spencer’ın entelektüel ölümünü şu meşhur soruyla ilan etti:
“Şimdi Spencer’ı kim okuyor?”
5. Gerçek: Karl Marx: Amerikan Sosyolojisinin İstenmeyen Adamı
Bugün sosyolojinin temel taşlarından biri olarak kabul edilen Karl Marx’ın fikirleri, uzun yıllar boyunca ana akım Amerikan sosyolojisi tarafından bilinçli bir şekilde dışlandı ve görmezden gelindi. Marx, disiplinin “istenmeyen adamı” idi.
Bu dışlanmanın en somut kanıtlarından biri, Talcott Parsons’ın 1937’de yayınladığı ve Amerikan sosyoloji teorisi için bir dönüm noktası sayılan anıtsal eseri Toplumsal Eylemin Yapısı‘dır. Bu kitap, Durkheim ve Weber gibi Avrupalı düşünürleri Amerikan sosyolojisine tanıtırken, “Marx’a neredeyse hiç yer vermedi.” Parsons’ın bu tercihi, Marxçı teorinin uzun yıllar boyunca meşru sosyolojinin dışında, radikal bir akım olarak görülmesine neden oldu.
Bu dönemde, C. Wright Mills gibi birkaç aykırı figür, Marxçı bir geleneği “neredeyse tek başına” canlı tutmaya çalıştı. Ancak Mills’in kendisi bile, ana akım tarafından eleştirilen ve kendi döneminde “sosyolojide dışlanmış bir kişi” olarak kabul edilen bir isimdi.
Bu tablodaki en büyük ironi ise Frankfurt Okulu’nun (Eleştirel Okul) hikayesidir. Avrupa’nın en önemli Marksist düşünce merkezlerinden biri olan bu okul, Nazi rejiminden kaçmak zorunda kaldığında, 1934 yılında New York’taki Columbia Üniversitesi’ne sığınma hakkı buldu. Tarihin garip bir cilvesiyle, “Marksist teorinin bir merkezi kapitalist dünyanın merkezine taşınmıştı.” Ancak bu sığınma bile, Marx’ın fikirlerinin Amerikan sosyolojisinin geneline nüfuz etmesini sağlamadı. Marx’ın Amerikan akademisinde hak ettiği yeri bulması için 1960’ların sonlarını beklemek gerekecekti.
————————————————————————
Amerikan sosyolojisinin ilk yıllarına dair bu beş şaşırtıcı gerçek, bir disiplinin tarihinin ne kadar katmanlı, çekişmeli ve beklenmedik dönemeçlerle dolu olduğunu gösteriyor. Bu hikayeler birbirinden kopuk değil, aksine birbirini açıklayan bir bütünün parçalarıdır. Disiplinin temelindeki sistemi korumaya odaklı liberalizm (Gerçek 1), radikal düşünürlerin (Marx gibi, Gerçek 5) ve toplumsal hiyerarşinin alt katmanlarından gelen seslerin (kadınlar ve Du Bois okulu gibi, Gerçek 2) dışlanmasının ana nedenidir. Bu dışlama, Spencer gibi mevcut düzene “yatıştırıcı ve güven verici” gelen anlatıların neden bir süperstar haline geldiğini de (Gerçek 4) aydınlatır.
Tüm bunlar, bize tarihin asla tek bir doğru anlatıdan ibaret olmadığını hatırlatıyor. Bu “gizli” tarih, sadece geçmişe dair bir merakı gidermekle kalmaz, aynı zamanda disiplini bugün nasıl anladığımızı ve hangi temeller üzerine inşa edildiğini de aydınlatır. Peki, bugünün kabul görmüş hangi düşünceleri yarının “Şimdi kim okuyor?” sorusunun hedefi olacak?
Sosyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdüren yazarın akademik ilgi alanları arasında; göç, kimlik inşası; entegrasyon süreçleri, ilişkisel sosyoloji ve nitel araştırma yöntemleri yer almaktadır.


Bir yanıt yazın