Kim Olduğunuzu Sandığınız Kişi Değilsiniz: “Ben” Dediğiniz Şey Gerçekten Size mi Ait?
“Ben kimim?” Bu, insanlık tarihinin en temel sorularından biridir. Genellikle cevabı içimizde, sabit, özgün ve bize ait bir “benlik”te ararız. Peki ya bu temel varsayım yanlışsa? Ya “ben” dediğiniz şey, size özel bir içsel varlıktan ziyade, sosyal ilişkiler ağında sürekli yeniden yaratılan bir performans ise? Sosyolojinin en etkili okullarından biri olan Sembolik Etkileşimcilik, kimlik, gerçeklik ve benlik hakkındaki en köklü inançlarımızı sarsan, şaşırtıcı ve bir o kadar da aydınlatıcı yanıtlar sunuyor. İşte gündelik hayatınıza ve kendinize bakışınızı sonsuza dek değiştirebilecek beş temel fikir.
Gerçeklik “Orada Bir Yerde” Değil, Onu Her An Siz Yaratıyorsunuz
Genellikle gerçekliği, bizden bağımsız, keşfedilmeyi bekleyen somut bir yapı olarak düşünürüz. Sembolik etkileşimciliğin temelini oluşturan pragmatist felsefeye göre ise bu bir yanılgıdır. Gerçeklik, dışarıda bir yerde duran ve bizim pasif bir şekilde algıladığımız bir şey değildir. Tam aksine, eylemlerimiz ve dünyayla kurduğumuz etkileşimler aracılığıyla aktif olarak yarattığımız bir süreçtir.
“Pragmatistlere göre, gerçek gerçeklik ‘dışarıda’, gerçek dünyada var olmaz; o, ‘dünyanın içinde ve ona yönelik hareket ettikçe aktif olarak yaratılır’.”
Peki bu “yaratım” süreci nasıl işler? Filozof John Dewey’e göre zihin, bir yapı değil, somut bir problem çözme sürecidir. Bu süreçte zihnimiz, karşılaştığı nesneleri tanımlar, olası eylem tarzlarını belirler, bu eylemlerin sonuçlarını hayal eder ve en uygun yolu seçer. Yani “gerçekliği yaratmak”, karşılaştığımız durumlara anlam vererek ve onlara yönelik eylemlerimizi seçerek attığımız pratik adımlardır. Bu fikir, bizi gerçekliğin pasif alıcıları olmaktan çıkarıp kendi deneyimlerimizin aktif mimarları konumuna getirir.
Zihin ve Bireyden Önce Toplum Vardı
Eğer gerçekliği etkileşimlerimizle aktif olarak yaratıyorsak, o zaman sormamız gereken bir sonraki mantıksal soru şudur: Etkileşim kurma ve düşünme yeteneğimiz nereden geliyor? Sağduyumuz bize toplumun, bireylerin bir araya gelmesiyle oluştuğunu söyler. Sembolik etkileşimciliğin kurucu figürü George Herbert Mead ise bu denklemi tamamen tersine çevirir. Mead’e göre zihin ve bireysel benlik, önceden var olan bir sosyal sürecin içinden doğar.
“Sosyal psikoloji için bütün (toplum), parçadan (bireyden) öncedir, parça bütünden önce değil; ve parça bütün cinsinden açıklanır, bütün parça veya parçalar cinsinden değil.”
Bu fikrin derin anlamı şudur: Bir birey olarak düşünme kapasitemiz, doğduğumuz sosyal grubun bize bir armağanı değil, onsuz var olamayacağımız bir ön koşuldur. Mead’in teorisine göre, önceden var olan bir sosyal grup olmadan düşünen, öz-bilinçli bir bireyin varlığı “mantıksal olarak imkansızdır”. Dil olmadan düşünemeyiz ve dil, tamamen sosyal bir olgudur. Dolayısıyla en kişisel sandığımız zihinsel süreçlerimiz bile kökenini toplumda bulur.
Kendinizi Doğrudan Tanıyamazsınız: Benliğiniz Başkalarının Gözlerindedir
Mead’in benlik teorisi, belki de en sarsıcı fikri barındırır: Kendimizi doğrudan deneyimleyemeyiz. Benlik, doğuştan sahip olduğumuz bir “şey” değil, sosyal etkileşim yoluyla geliştirdiğimiz bir süreçtir. Bu sürecin en şaşırtıcı yanı ise kendimizi ancak başkalarının bakış açısından görebilmemizdir. Kim olduğumuzu anlamak için, kendimizi başkalarının yerine koymalı ve onların gözünden kendimize bakmalıyız.
“Ancak başkalarının rollerini üstlenerek kendimize geri dönebildik.”
Mead, benliğin gelişimini çocuğun geçtiği iki temel aşamayla açıklar: oyun aşaması ve kurallı oyun aşaması. Oyun aşamasında çocuk, “anne” veya “öğretmen” gibi belirli kişilerin rollerini üstlenir. Ancak kurallı oyun aşamasında (örneğin bir futbol maçında), sadece tek bir rolü değil, sahadaki tüm oyuncuların rollerini ve aralarındaki ilişkiyi anlamak zorundadır. İşte bu noktada çocuk, tüm grubun kolektif tutumunu, yani **”genellenmiş öteki”**ni içselleştirir. Bu “genellenmiş öteki”, davranışlarımızı ve kendimize dair algımızı şekillendiren toplumun soyut sesidir. Kısacası benliğimiz, bize ait özel bir mülk değil, sosyal ilişkilerimizin sürekli bir yansımasıdır.
Hepimiz Birer Oyuncuyuz: Gündelik Hayat Bir Tiyatro Sahnesi
Eğer benliğimiz başkalarının bizi nasıl gördüğünün bir yansımasıysa, o zaman gündelik etkileşimlerimiz bu yansımayı yönetmek için sürekli bir performansa dönüşür. Sosyolog Erving Goffman’ın “dramaturji” adını verdiği yaklaşım tam olarak bunu inceler. Goffman’a göre sosyal hayat, tiyatro sahnesindeki bir dizi dramatik performansa benzer. Başkalarının önünde olduğumuz “ön sahne”de, arzu ettiğimiz bir kimliği yansıtmak için “izlenim yönetimi” yaparız. Rolümüzden çıktığımız ve rahatladığımız “arka sahne” ise özel alanımızdır.
Bu “izlenim yönetimi”, rolümüzle çelişen şeyleri gizlemeyi içerir: geçmişteki hatalarımızı, cilalı bir nihai ürün için harcanan “kirli işleri” veya gizli zevklerimizi… Goffman’a göre benlik, içimizde taşıdığımız sabit bir çekirdek değil, bu performansın bir sonucudur.
Benlik, “sunulan bir sahneden … doğan dramatik bir etkidir.”
Bu bakış açısı, “otantik benlik” arayışımızın aslında ortaya çıkarılacak bir öz değil, mükemmelleştirilecek bir performans olabileceğini gözler önüne serer. Sosyal kaygı, bu perspektiften bakıldığında, kötü bir performans sergileme korkusundan, yani maskenin düşme ihtimalinden başka bir şey değildir.
Duygularınız Sadece His Değil, Aynı Zamanda Bir “İş”tir
Genellikle duygularımızı en doğal, en kontrolsüz ve en kişisel yanımız olarak görürüz. Ancak sosyolog Arlie Hochschild, duyguların bile sosyal olarak yönetildiğini ve hatta bir “iş” haline gelebildiğini gösterir. Hochschild’a göre hepimiz, belirli bir durumda ne hissetmemiz gerektiğini belirleyen kültürel standartlar olan **”duygu kuralları”**na uymak için “duygu emeği” harcarız.
Duygu kuralları, bir duygunun uygun yoğunluğunu (ne kadar hissedilmeli?), yönünü (ne tür bir duygu olmalı?) ve süresini (ne kadar sürmeli?) belirler. Bu kurallara uymak için iki tür performans sergileriz: Sadece öyle hissediyormuş gibi yaptığımız “yüzeysel oyunculuk” ve gerçekten o duyguyu hissetmek için aktif olarak çaba gösterdiğimiz “derin oyunculuk”.
Bu duygu yönetimi, bir işin zorunlu parçası haline geldiğinde ise “duygusal emek” adını alır. Örneğin, bir uçuş görevlisinin yorgun veya sinirliyken bile gülümsemek zorunda olması, şirket tarafından satılan bir ürünün parçasıdır. Bu, modern hizmet ekonomilerinde en mahrem yanımız olan duygularımızın bile nasıl yönetildiğini, pazarlandığını ve metalaştırıldığını gösteren çarpıcı bir gerçektir.
Sahneyi Yeniden Kurmak
Sembolik etkileşimciliğin bu beş temel fikri, bizi tek bir merkezi sonuca götürür: Gerçekliğimiz, benliğimiz ve hatta duygularımız, bize verilmiş sabit olgular değildir. Bunlar, her an sosyal etkileşimlerimiz aracılığıyla kolektif olarak inşa ettiğimiz, pazarlık ettiğimiz ve sahnelediğimiz akışkan süreçlerdir. Kendimiz ve dünyamız hakkında bildiğimizi sandığımız her şey, aslında karmaşık bir sosyal performansın parçasıdır.
Bu durumda sormamız gereken en önemli soru şudur: Eğer sosyal dünyamız kolektif bir performans ise, hangi yeni rolleri oynamayı seçebilir ve birlikte nasıl bir dünya inşa etmeye karar verebiliriz?
Sosyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdüren yazarın akademik ilgi alanları arasında; göç, kimlik inşası; entegrasyon süreçleri, ilişkisel sosyoloji ve nitel araştırma yöntemleri yer almaktadır.


Bir yanıt yazın