Birey Olduğunuzu Sanırken Toplum Tarafından Nasıl Şekillendiriliyorsunuz?
Günümüz dünyasında her şeyi bireysel başarı veya başarısızlık olarak görmeye meyilliyiz. Irkçılık, kirlilik ve ekonomik durgunluk gibi açıkça toplumsal sorunları bile bireylerin kişisel kusurlarına bağlama eğilimindeyiz. Ancak 19. yüzyılda yaşamış bir düşünür olan Emile Durkheim, bu yaygın bakış açısına radikal bir şekilde meydan okudu. Sosyolojinin babası olarak kabul edilen Durkheim, hayatlarımızı yöneten görünmez ama son derece güçlü toplumsal kuvvetleri bilimsel olarak inceleyen ilk kişilerden biriydi. Bu yazıda, Durkheim’ın bugün bile dünyayı anlama biçimimizi değiştirebilecek, en şaşırtıcı ve karşı-sezgisel beş fikrini keşfedeceğiz.
Fikir 1: Gerçek Özgürlük Sınırlar Gerektirir
Durkheim, modern insanın doymak bilmeyen tutkularının kölesi olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu savunur. Toplum tarafından sağlanan ahlaki bağlar ve dış kontrol mekanizmaları olmadan, bireyin sürekli “daha fazlasını” arayarak sonu gelmez bir tatminsizlik döngüsüne hapsolacağını belirtir. Eğer toplum bizi sınırlandırmazsa, daha fazlasını elde etme arayışının kölesi oluruz.
Özgürlüğün sınırsızlık demek olduğuna dair modern inancımızı temelden sarsan bir fikir bu. Durkheim’a göre birey, ancak ahlaki kısıtlamalar ve dışsal bir kontrol sayesinde özgürleşebilir. Bu sınırlar, bireyi sonu gelmeyen arzulardan korur ve ona mutluluk için bir şans tanır. Paradoksal bir şekilde, bizi özgür kılan şey, ahlaki kurallar gibi bireyin dışında var olan ve ona baskı uygulayan sosyal olgulardır.
Fikir 2: Suç, Toplum İçin Normal ve Hatta Faydalıdır
Durkheim, toplumun neyin yanlış olduğunu tanımlayarak kendini nasıl bir arada tuttuğunu gösterdikten sonra, daha da temel bir soruya yöneldi: Bizi ilk başta bir araya getiren şey neydi? Cevabı, yine sezgilerimize meydan okuyordu.
Durkheim’ın en kışkırtıcı fikirlerinden biri, suçun patolojik bir durum değil, “normal” bir sosyal olgu olduğudur. Ona göre suç, her toplumda bulunur ve aslında faydalı bir işlev görür. Suç, toplumun ortak vicdanını harekete geçirerek ahlaki sınırların nerede başlayıp nerede bittiğini tanımlamasına ve pekiştirmesine yardımcı olur. Bir suç işlendiğinde ve cezalandırıldığında, toplum neyin kabul edilemez olduğu konusunda ortak bir anlayışa varır. Bu, suçun kolektif vicdanı tanımlamaya yarayan bir sosyal olgu olduğu anlamına gelir.
Durkheim bu fikri meşhur bir örnekle somutlaştırır:
Azizlerden oluşan kusursuz ve örnek bir manastır topluluğu hayal edin. Orada bildiğimiz anlamda suç diye bir şey olmayacaktır; ancak sıradan insana affedilebilir görünen kusurlar, sıradan vicdanlarda normal bir suçun yarattığı skandalın aynısını uyandıracaktır. Dolayısıyla bu topluluğun yargılama ve cezalandırma gücü olsaydı, bu tür eylemleri ‘suç’ olarak tanımlar ve onlara öyle muamele ederdi.
Bu fikir, suçun ortadan kaldırılması gereken bir hastalık olduğu yönündeki yaygın kanıya meydan okur. Durkheim’a göre, ahlaki sınırları olmayan bir toplum düşünülemez ve suç, tam da bu sınırların nerede olduğunu bize gösteren kaçınılmaz bir sosyal olgudur.
Fikir 3: Bizi Bir Arada Tutan Şey Benzerliklerimiz Değil, Farklılıklarımızdır
Durkheim, geleneksel ve modern toplumları bir arada tutan bağların doğasının tamamen farklı olduğunu öne sürer. Geleneksel toplumlar, benzer işler yapan, benzer sorumluluklara sahip olan ve aynı değerleri paylaşan insanlar tarafından bir arada tutulur. Durkheim buna “mekanik dayanışma” adını verir.
Modern toplumda ise durum tam tersidir. Bizi bir arada tutan şey, farklılıklarımız ve birbirimize olan karşılıklı bağımlılığımızdır. Buna “organik dayanışma” der. Modern bir aile, hayatta kalmak için bir bakkala, fırıncıya, oto tamircisine, öğretmene ve polise ihtiyaç duyar. Bu insanlar da kendi yaşamlarını sürdürmek için başkalarının sunduğu hizmetlere bağımlıdır. Bu iş bölümü, bireyin ötesinde bir sosyal olgu olarak, insanları birbirine düşman etmek yerine onları birbirine mecbur bırakarak birleştirir. Durkheim bu fikrin önemini şöyle vurgular:
…iş bölümünün sağlayabileceği ekonomik hizmetler, ürettiği ahlaki etkiyle karşılaştırıldığında önemsizdir ve onun gerçek işlevi, iki veya daha fazla insan arasında bir dayanışma hissi yaratmaktır.
Bu durum, bireyselliğin toplumsal bağların zıttı olmadığını, aksine modern dünyada bu bağların kurulabilmesi için bir gereklilik olduğunu gösterir. Farklılaşma, daha güçlü bir dayanışmayı mümkün kılar.
Fikir 4: İntihar, Kişisel Bir Eylemden Çok Toplumsal Bir Olgudur
Dayanışmanın doğası değiştiğinde, toplumsal bağların zayıflaması veya aşırı güçlenmesi ne gibi sonuçlar doğurur? Durkheim, bu soruyu en radikal alana, yani intihara taşıdı. Sosyolojinin gücünü kanıtlamak için intihar gibi son derece “özel ve kişisel” görünen bir eylemi incelemeyi seçti. Amacı, tek tek bireylerin neden intihar ettiğini açıklamak değildi. Bunun yerine, farklı gruplar arasındaki intihar oranlarındaki farklılıkların nedenlerini bulmaya odaklandı.
Durkheim, intihar oranlarının toplumun bireyler üzerindeki iki temel sosyal akımla ilişkili olduğunu buldu: “bütünleşme” (integration) ve “düzenleme” (regulation). Bütünleşme, bireyin topluma ne kadar güçlü bağlarla tutunduğunu ifade ederken; düzenleme, toplumun bireyler üzerindeki dışsal kısıtlamalarının derecesini belirtir. Bu iki akımın çok düşük ya da çok yüksek olması, intihar oranlarını artırıyordu. Örneğin, bireyin toplumla bağlarının çok zayıf olduğu durumlarda “egoist intihar” artar. Bu durum, organik dayanışmanın yeterli bağ kurmada başarısız olduğu ve bireyi sürüklenmeye bıraktığı anlarda görülür.
En çarpıcı bulgularından biri, bir ekonomik patlama döneminde bile intihar oranlarının artabilmesiydi. Bu “anomik intihar” olarak adlandırılan durum, ani zenginleşme veya refah artışı gibi olumlu değişimlerin bile mevcut normları ve kuralları altüst etmesinden kaynaklanır. İnsanlar hedeflerini kaybeder, eski kurallar geçerliliğini yitirir ve bir normsuzluk (anomi) hali ortaya çıkar. Durkheim’ın burada “anomi” olarak adlandırdığı normsuzluk hali, daha önceki eseri Toplumda İşbölümü‘nde modern ekonominin “anomik” bir patolojiye dönüşme riskini incelerken geliştirdiği bir kavramdı. Bu, Durkheim’ın sosyal olguların – bireysel psikolojinin ötesinde, kendine has bir gerçekliği olan toplumsal güçlerin – en kişisel eylemlerimizi bile nasıl şekillendirdiğine dair en güçlü kanıtıydı.
Fikir 5: Tanrı, Toplumun Kendine Tapınmasıdır
Eğer toplumsal güçler en kişisel trajedilerimizi bile şekillendiriyorsa, en yüce inançlarımızın kaynağı ne olabilir? Durkheim, dinin özünün, toplumun belirli şeyleri “kutsal” (sacred) ve geri kalan her şeyi “dünyevi” (profane) olarak ayırmasında yattığını ileri sürer. Peki, bir nesneye veya fikre bu kutsallığı veren şey nedir? Durkheim’a göre bu gücün kaynağı doğaüstü bir varlık değildir.
Bu kutsallık hissi, insanların ritüeller ve törenler sırasında bir araya geldiklerinde yaşadıkları yoğun kolektif enerji olan “kolektif coşku”dan (collective effervescence) kaynaklanır. İnsanlar, bir konserde, bir spor müsabakasında veya dini bir ayinde bir araya geldiklerinde, kendilerinden daha büyük bir gücün parçası olduklarını hissederler. Bu yoğun ve canlandırıcı enerji, bireyi aşan bir güç olarak deneyimlenir. Durkheim’a göre insanlar, bu güçlü kolektif enerjiyi hissettiklerinde, onu yanlışlıkla Tanrı, totem veya bayrak gibi sembollere atfederler. Kısacası, insanlar Tanrı’ya tapındıklarını düşünürken, aslında farkında olmadan toplumun kendisinin yarattığı ahlaki güce tapınırlar. Bu güçlü fikre göre Durkheim, Tanrı’da “toplumun dönüştürülmüş ve sembolik olarak ifade edilmiş halinden başka bir şey” görmez.
Bu teori, dinin ilahi bir kökeni olduğunu reddederken aynı zamanda onun bir aldatmacadan ibaret olmadığını da söyler. Din, toplumun birliğinin ve ahlaki gücünün bir yansıması olan nihai bir sosyal olgudur ve bu yüzden hem ateist hem de dindar bakış açılarına meydan okur.
3.0 Sonuç: Gözümüzün Önündeki Görünmez Güçler
Durkheim’ın fikirleri, özgürlüğün sınırlar gerektirdiğini, suçun ahlakımızı tanımladığını, farklılıklarımızın bizi birleştirdiğini, en özel trajedilerimizin toplumsal akımlardan etkilendiğini ve dinin toplumun kendi gücünün bir yansıması olduğunu gösterir. Bu beş keşfin arkasındaki ana fikir, toplumun sadece bireylerin bir toplamı olmadığı, aksine sui generis – yani kendine özgü bir gerçekliğe sahip – bir varlık olduğudur. Bu gerçeklik, ahlakımızı, bağlarımızı, umutsuzluklarımızı ve hatta tanrılarımızı yaratan “sosyal olgular” üretir.
Durkheim’ın temel mirası, bizi sürekli olarak bireysel hayatlarımızı şekillendiren bu güçlü toplumsal gerçekliklere dikkat etmeye çağırmasıdır. Bu fikirler ışığında şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Eğer Durkheim’ın tarif ettiği bu toplumsal güçler bu kadar etkiliyse, “bireysel seçim” olarak gördüğümüz kararlarımızın ne kadarı gerçekten bize ait?
Sosyoloji alanında doktora çalışmalarını sürdüren yazarın akademik ilgi alanları arasında; göç, kimlik inşası; entegrasyon süreçleri, ilişkisel sosyoloji ve nitel araştırma yöntemleri yer almaktadır.


Bir yanıt yazın